YAVUZ YEKTA’nın YAŞAM ÖYKÜSÜ Paylaş

YAVUZ YEKTA’nın YAŞAM ÖYKÜSÜ

Büyükbabam müzikolog Rauf Yekta Bey’in İstanbul Beylerbeyi, Çamlıca Caddesi no.77 adresinde bulunan köşkünde, 15.Temmuz.1930 tarihinde doğmuşum. Büyükbabam Rauf Yekta Bey’i, bundan tam 70 yıl evvel, 08.Ocak.1935 tarihinde tifodan kaybetmişim, ben beş yaşlarında iken... (Nur içinde yatsın!) Kendisini –tennureye benzer- bir gecelik entarisi ile hatırlıyorum. Beni kucağına alıp, sözlerini anlamadığım şarkılar söyleyerek sevdiğini hatırlıyorum. Söylediği melodilerin Mevlevî Âyinleri olduğunu 6-7 yıl sonra anlayabilecektim. Yine 1934 yılı yaz aylarında Eskişehir Sazova’daki evimize misafir olarak geldiğinde, sabah kahvaltılarında büyükbabamla birlikte çay içtiğimizi şöyle böyle hatırlıyorum. Rauf Yekta Bey’ in tüm hayatını en ince noktalarına kadar babaannem Zeliha Mün’ime hanımdan öğrendim. Çünkü babaannem Mün’ime hanım 35 yaş daha fazla bir ömür sürerek 1970 yıllarında, 82 yaşlarında vefat ettiğinde ben 40 yaşlarında idim.
     Daha Rauf Yekta hayatta iken Soyadı Kanunu çıktı. Tabiî, YEKTA soyadını aldık ve müracaatımızı yaptık. O zamanlar tek partili bir hükümetimiz vardı : C.Halk Parti’li... Halk Partisi bir genelge ile ailelerden eskiden beri gelen lâkapların soyadı olarak alınamayacağını
bildirmiş! Babam Celâleddin Emcet  (1904 – 4.Kasım.1954) süratli bir araştırma ile Rauf Yekta Bey’e YEKTAY soyadını teklif ediyor. TAY isminde bir Türk sazı varmış, YEK de malûm... Büyük babam Rauf Yekta Bey de razı olmuş, kabul etmiş. Ailemiz içinde bir tek ben mahlas olarak Yavuz YEKTA mahlasını kullandım ve hatta öyle tanındım musiki çevrelerinde... Bu özentim için herkesten özür dilerim.
     Bizim kuşağımıza kadar gelen ailemizin büyük ŞECERE’sini bizzat kendi elleri ile ve kendi uğraşları ile hazırlayan önce büyükbabam Rauf Yekta Bey ve babam Celâleddin Emcet bey ve ablam Sıdıka Ümit Samatyalı’ya (1928- ), sonra bilgisayar ortamına taşıyan kardeşim Mazhar RAUF YEKTAY’a ne kadar teşekkür etsek yeridir. Kardeşimin hazırladığı şeceremizi,  bu biyografimin altına ekleyeceğim.
     Babam Celâleddin Emced Yektay , (1904 - 04/11/1954) Rauf Yekta Bey’in en büyük evlâdı,  Ziraat Yüksek Mühendisi. Galatasaray Lisesinden 1918-1919’larda mezun olmuş, Fransa’da ve Cezair’de ziraat tahsil etmiş, Almanya’da Prof. Ervin Baur’un araştırma enstitülerinde bitki tohum ıslâhı üzerine ihtisas yapmış (1925 - 1926), Eskişehir’de Sazova Tohum Islâh İstasyonunu kurmuş ve bu müessesenin 30 yıl kadar bilfiil müdürlüğünü yapmış, Tarım Bakanlığının muhtelif şube müşavirliklerinde bulunmuş ve dünya çapında tanınmış tarım uzmanlarındandı.
Bundan 10 yıl kadar evvel Amerika’da yapılan uluslar arası bir sempozyumda Amerikalı bir tarım uzmanı yeni bir yağ bitkisi keşfettiğini deklere etmiş. Aynı sempozyumda hazır bulunan bir Türk delegesi, söz alarak, “Bahsedilen ASPİR ismindeki yağ bitkisini 1930’lu yıllarda Sazova Tohum Islah İstasyonu Müdürü Emced Yektay bulmuş, ve aynı tarihlerde küçük bir kitap yayınlayarak bunu bütün dünyaya duyurmuştu!” demiştir!
   Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca ve İngilizce bilir, Slav lisanlarının pek çoğunu anlardı. Kendisi gibi üç-dört dil bilen babası Rauf Yekta Bey ile daha 1920’lerde Latin harfleriyle Türkçe olarak mektuplaşırlardı. (O tarihlerde Harf İnkılâbı yapılmamıştı !)
     Annem Hatice Saadet hanım, (1909 - 08/11/1979),  Fransız ilk okulundan mezun. Emcet beyle 24.12.1925 tarihinde evlenmişler ve Almanya’ya beraber gitmişler. Annem bir yıl sonra İstanbul’a dönmüş ilk çocuğunun doğumu için. Biz yedi kardeşiz, sırayla : Mustafa Müfit Yektay (1926-1990) Makine Uzmanı, Sıdıka Ümid Samatyalı (1928) İst. Üniversitesi Matematik Fak., Mehmet Yavuz Yektay (1930) Ankara Üniversitesi Veteriner Fak.,  Mazhar Rauf Yektay  (1937) Makine ve Yedek Parça Ticareti,  Zeliha Deniz Saltık (1942) Eskişehir ve İzmir Ticaret Liseleri Meslek Öğretmeni, Mehmet Yektay (1945) Robert Kolej Kimya  Mühendisliği, Amerika’da Petrol İhtisası,Aliağa Rafinerisinde Kimya Yüksek Mühendisi, Ayşe Misket Yektay (1952), 9 Eylül Üniversitesi Marketing Doçenti (Emekli).
     Annem Saadet hanım, 7 çocuklu mükemmel bir ev hanımı olmasaydı, inanın bana, Türkiye’nin en meşhur müzisyenlerinden biri olurdu! Mükemmel piyano ve Ut çalardı. Sesi inanılmayacak derecede güzeldi, rahat rahat çıkardığı üç oktav sesinde hiç hata bulunmazdı! En az 8 - 9 yıl Kayınpederi Rauf Yekta Bey’den musiki dersi almıştı! Babası (Dedem M. Mazhar Bey, Tapu Umum Müdür Muavinliğinden emekli) zamanın en şöhretli hocalarından musiki dersleri alırken, haremlik - selâmlık yüzünden yanlarına giremezmiş, bir kapı aralığından dinler ve dedemin ut hocasını, eline bir süpürge alıp taklit ederken daha henüz 5–6 yaşlarında imiş. Ne zaman ki bir gün hocanın yanına çağrıldığında zor kucakladığı dedemin udunu o kadar ustaca çalmış ki, hoca o günden sonra annem Saadet hanıma derse gelmeye başlamış. İlk ders aldığı nota defterlerini hâlâ saklarım. Hasta olduğum zaman bana ilk tedaviyi annem yapardı! Başucumda bana sevdiğim şarkıları o güzel sesiyle okurdu. Hastalığım yarı yarıya geçerdi! Nur içinde yatsın, annemden, Türk Musikisini kaynağından öğrendiğim için çok mutluyum! Böylece annem, Rauf Yekta Bey ile benim aramda bağlayıcı ve taşıyıcı mükemmel bir köprü oluşturuyor!
     1940 - 41 yılında Eskişehir Ülkü İlk Okulunda okudum, okulun Müdürü Sayın TAHSİN Gürler’in bize beş yıl müddetince çaldığı Orgun sesleri halen kulağımda... 1947 -  48 yılında Eskişehir Orta Okulu ve Eskişehir Lisesini, Şubat/1954 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesini bitirdim. Veteriner  Fakültesine devam ederken orta okul III.üncü sınıftan beri Eskişehir’de aynı sınıflarda beraber okuduğum Nurhan Orkun adında bir kız arkadaşımla karşılaştık. Bir aylık bir konuşma devresinden sonra kendisine evlenme teklif ettim, kabul etti. 16.Nisan.1950 yılında Eskişehir’de evlendik. 55 yıldır evliyiz ve çok mutlu bir ömür yaşadık, Allah Nurhan’dan razı olsun. Bizi Sevgisinden Yaratan, bize 2 kız, 2 oğlan çocuk verdi: Yıldız Bağcan (1951), Site Koleji mezunu, Cem Yektay (1954), İTÜ Elektronik Mühendisi, Hatice Berrak Sanem Türeyen (1957), İst. Üniversitesi İktisat Fak. Mezunu, Celâleddin Emced Yektay (1959–1993),Avusturya Lisesi. Son evlâdımızı bir kazada kaybettik (1993), nur içinde yatsın, çok iyi bir insandı, şimdi bulunduğu yerde huzur içindedir!
     1960 - 61 yıllarında Yedek Subay Veteriner Hekim olarak Muş 227. Piyade Alayı’nda askerliğimi yaparken Güney Doğu Anadolu’da At Vebası salgını çıktı. Mardin Vilayeti Veteriner Müdürlüğü emrine sivil göreve verildim ve köy köy dolaşarak, binlerce ata, at vebası aşısı yaptım. Hayatımın en mutlu günleri idi : Askerliğimi gerçekten bir Vatan Hizmeti gibi yaptım. Atalarımız bu Vatanı kan ve canları bahasına kurmuşlardı, küçük bir görev de olsa, köy köy dolaşarak vatandaşlarıma ve vatanıma hizmet edebildiğim için kıvanç duyuyorum...     
     10 yaşlarında Kaval’a başladım. Bir gün babam İstanbul’dan, babası Rauf Yekta Bey’in neylerinden birini bana getirdi.” Ney üfle ve bizim öz musikimizle uğraş” dedi. Neyin sesini çıkardığım zaman babamın haklı olduğunu anladım, o kadar güzel bir sesi vardı ki o günden beri, 63 yıldır yalnız ney ile meşgulüm! Neye başlamadan kısa bir müddet bateriye sevgi duymuştum ama babama bir bateri takımı aldırtamadım, hem pahalı idi ve hem de gürültüsü bütün mahalleyi isyan ettirecekti zannederim!
     Giriftzen Asım Bey’in Rast peşrevinin birinci hanesi ve teslimini öğretebilecek kadar kısa bir zaman, bir ilkokul müdürü olan merhum Neyzen Mükerrem Tincer hocamdan aldığım ders haricinde şu ana kadar bir ney veya musiki hocam olmadı. Nazariyat bakımından da kendi kendime öğrendiklerim Rauf Yekta beyin kütüphanesinden, Arel ve Ezgi’nin kitaplarından ve üstatların konuşmalarından anlayabildiklerimden ibarettir. 500 yıllık ve daha eski Türk Musikisini defterler dolusu, Hamparsum notasıyla yazılmış notalardan, Rauf Yekta Beyin kendi el yazısı ile yazdığı nota ve kitaplardan, Darülelhan neşriyatı notalardan öğrendim. Merhum Tamburî Cemil beyin ve o zamanların tüm taş plaklarını defalarca dinledim. Rahmetli Mesut Cemil ve Ruşen Ferit Kam’ın korolarından gerçek Türk Musikisini dinlemeye doyamıyordum... O zamanlar babam Emced Bey bana şöyle demişti : “Oğlum, sana yeni bir radyo alacağım. İki kapısı olacak ve sen radyonun içine girerek musikiyi rahatça dinleyeceksin!” (Aynı musiki ziyafetlerini, daha sonraları Sayın Nevzat Atlığ korosundan da dinledim. Hele AKM’ deki konserlerinde, girişte ismime yazılmış bir davetiyenin, her seferde bulunması dolayısı ile Sayın Nevzat Atlığ’a şükranlarımı burada da arz etmeyi bir borç bilirim...) (Okuma tavırlarını çok beğendiğim Mesut Cemil ve Ruşen Ferit Kam Korolarının büyük neyzenleri HAYRİ TÜMER ve ŞEVKİ SEVGİN ile tanıştım. Hayri Tümer bana ney açmasını öğretiyordu. Neye açtığı her delik için özel dualar okuyor hatta bazı deliklerde secde ederek dua okuyordu. Bana da öğretmesi için rica etmiştim, bir türlü nasip olmadı.) (Bir gün de, hemen hemen aynı yaşlarda olduğumuz dostum Neyzen SENCER DERYA ile Sayın Şevki Sevgin’i ziyaret etmiştik. Bize akide şekeri ikram etti. Ben aldım, Sencer almadı. Sonra ikimize de ayrı ayrı ney üfletti, sonra oradan ayrıldık. Dışarı çıktıktan sonra Sencer, bana, niçin akide şekeri aldığımı sordu. Sonra öğrendim ki akide şekeri yiyen neyzen, tükrük ifrazatı artacağından, akabinde iyi ney üfleyemezmiş! Sencer Derya’yı hiç unutamam, sonralarda mükemmel bir neyzen ve ney açıcısı oldu!)
     Ney öğrenmeye başladıktan hemen sonra öğrencilerim oldu, öğretirken öğrendiğim birçok şeyler için hepsine teşekkür ederim. Ayrıca ‘O’ diyor ki : “Size verdiklerim vermeniz içindir, sizin malınız değil...” Küçük-büyük ne öğrendimse talep eden herkese verdim ve devamlı vermekteyim, Yüce Yaratan da bu fakire devamlı yeni bilgiler vermekte... (Çok şükrederim.)
     Ankara Veteriner Fakültesinin birinci sınıfında iken, o zamanların mükemmel tambur çalan merhum RAGIP TANJU hocamızın kurduğu Üniversite Korosu’na neyzen olarak katıldım. Verdiğimiz konserde büyükbabam Rauf Yekta Bey’in kendi açtığı Süpürde neyi üflemek nasip oldu, (sonradan bu kıymetli neyimizi kırdığımı ve tamir edemediğimi üzülerek hatırlarım...)
     1949 yılına kadar birkaç kere, koro yetiştirme çabalarına girdim, hepsi çok amatörce idi ama yukarıda söylediğim gibi bu gibi etkinliklerle kendimi yetiştiriyordum! İlk ciddi koro teklifi Ankara Üniversitelilerinden geldi. Kuruluş organizasyonu Milli Türk Talebe Birliği ve dostum Bekir Sıtkı Şaylı tarafından yapıldı ve ben birdenbire Üniversite Korosu Şefi oldum 18 – 19 yaşlarında! (Bu koro Nevzat Atlığ’ın korosundan evvel kurulmuştur.) 50 kişilik dinamik ve genç bir koromuz vardı. Tamamen 300 - 400 yıllık Türk Musikisi çalışıyorduk. Ciddi konserler verdik. Büyük Sinemada III. Selim Konseri vermiştik... Sazımızın içinde (Nur içinde yatsınlar)  Neyzen Levazım Üst Teğmen Ulvi ERGUNER, Neyzen Harita Yüzbaşı Selami Bertuğ, Neyzen ve Udî Niyazi Önol (askerî Vet. Hek.)  gibi isimler vardı... Koro içinde bulunan fevkalade yetenekli ve mükemmel bir sesi olan (Şimdi İTÜ Konservatuarı Öğretim üyesi) Serdar (Timagür) Öztürk’ü ve daha birçok gençleri unutamam.
     Verdiğimiz ve musikişinaslar tarafından hayranlıkla izlenen geleneksel Türk Musikisi koro ve solo konserlerimizin bir tanesinde Safiye Ayla’yı misafir solist sanatçı olarak davet etmiştik. Bizim koromuz Rast makamından geleneksel bir fasıl sunacaktı. Fasıl, adet olduğu üzere canım kardeşim Neyzen Ulvi Erguner’in muhteşem bir Giriş Taksimi, ardından sevilen bir Rast Peşrevi ve müteakiben “Gözümde daim hayal-i cana...” güfteli, Dede Efendinin Kâr-ı Nev isimli muhteşem kârı ile başlıyordu ve üzerinde durarak çok çalışmıştık. (Konserden sonra meşhur musikişinaslarımızdan Udî Fahri Kopuz, kulise gelerek klasik tavrımız için bizleri tebrik etmişti!) Konser başlamadan musiki heyetimizle tanışmak üzere bekleme odamıza gelmişti Safiye Ayla... Gülümseyerek bana dedi ki, “Ben de programıma Kâr-ı Nev ile başlayacağım, tekrar olmasın diye siz söylemeyin!” dedi. Ben de, “Biz amatör ve genç bir topluluğuz, çok iyi çalıştık, ayrıca acele eser değiştiremeyiz, sizin çok geniş bir repertuvarınız var. Lütfen siz söylemeyin! Sizden sonra bizim koromuz aynı eseri okuyunca, ister istemez mukayeseye sebep olacaktır, sizin çok aleyhinize olur, şöhretinize eleştiriler gelebilir” demek cüretinde bulundum, yüzü sapsarı oldu, hiçbir şey söylemedi! Herkesin önünde, tecrübesiz, 18 - 19 yaşlarında bir koro şefi olarak söylemek gafletinde bulunduğum bu sözlerimle onun güzel gönlünü kırmıştım! Ne yazık ki, (O konserde, Kâr-ı Nev’i çok yanlış icra etmesine rağmen) öte aleme göçmeden kendisinden özür dilemek ve bağışlanmak için fırsat bulamadım. Şimdi burada, Yüce Yaratanımın ve bütün Türk Ulusunun önünde, sonsuza kadar kendisinden milyonlarca defa özür dilerim ve beni bağışlamasını dilerim, (LÜTFEN!)
     Çok küçük yaşta, 17 -18 yaşlarında Konya’daki Mevlevi Ayinlerine neyzen olarak iştirak etmeye başladım. İlk önceleri Konya Halk Evinde, “Mevlevi musikisinden örnekler” adı altında her 18/Aralık’ta Konya’da Ayin(!) icra ederdik. Bir otel yalnız Mevlevi misafirlere ve musikişinaslara ayrılmıştı, hep otelde yatardık. Devamlı toplantılar yapar sohbet edilirdi. Bendenize de Rauf Yekta Beyin hatırına fevkalade saygı gösterilirdi, çocuk halimle bu saygıdan çok hoşlaşırdım. Yine bir gün toplanıp sohbet ederken, sohbetin mümtaz konuşmacılarından Refiî Cevat Ulunay ile Türk Musikisi hakkında konuşuyorduk. Üstat o yıllarda günlük büyük bir gazetenin ikici sayfasında makaleler yazar ve makalelerinde, musiki etkinliklerini, konserleri v.s. pek acemi surette eleştirirdi... Sohbetimizde bir fırsatını bulup bütün misafirler önünde Refiî Cevat Ulunay’a, “Musikiden başka konularda yüksek bilgi ve tecrübeleriniz var, sizden pek çok şeyler öğreniyoruz. Yalnız bilimsel olarak bilmediğiniz Musiki hakkında bir sürü yanlış eleştiriler yapmamanızı diliyorum efendim” dedim. Yüzü sapsarı oldu, hiçbir şey söylemedi. Herkesin huzurunda söylediğim bu sözlerle onun o güzel ve yüce gönlünü kırmıştım! Öteki âleme Yürümeden önce kendisinden özür ve bağışlanmak dilemeye fırsat bulamadım... Şimdi burada, Yüce Yaratan’ımın ve bütün Türk Ulusunun huzurunda, sonsuza kadar kendisinden milyonlarca defa özür dilerim ve beni bağışlamasını dilerim, (LÜTFEN!)
     Bir 18 Aralık’ta, yine Konya Halk Evindeyiz ve ayin icra ediyoruz (Semazensiz...). Ankara’dan gelmişiz Koro şefimiz Sadi Hoşses merhum. Tatlı tenor bir sese sahip Sadi Hoşses için 5 ses farklı transpoze çalıyoruz. Heyetimizin en güzel gönüllü ve neşeli sanatkârı canım kardeşim merhum Ulvi Erguner, taksim sırası bende idi, kulağıma fısıldadı : “Taksimi yap, yerinde karar kıl” dedi! Segâh makamında yaptığım taksimi bitirdiğimde Niyaz Ayini ilahisini koro söyledi, Sadi Hoşses söyleyemedi!.. Sadi Hoşses olgun ve hoş bir insandı, bu küçük şakamızı toleransla karşıladı ve işte anısı kaldı...
     Yine hiç unutamadığım Konya anılarımdan biri de son türbedarlardan MEHMET Dede ile hücresinde yaptığım ziyaret ve sohbettir. Mehmet Dede o zamanlar 70 – 80 yaşlarında sağlıklı bir insan. Hücreye girer girmez Mevlevi usulü el öptük, hemen kapının eşiği dibine oturdum. Bana, “Sen kimlerdensin” dedi. “Efendim” dedim, “Siz bendenizi tanımazsınız, ama belki büyükbabam Rauf Yekta Beyi hatırlarsınız”. Sol ayağının üzerinde oturuyor, sağ ayağını yere basmış, dizi havada... Hemen hürmetle kıpırdandı, önündeki küçük mangala bir cezve sürdü, ”Sana bir kahve yapayım” dedi. Rauf Yekta Bey’den ve musikiden bahsetti! Bendeniz çok mutluyum, kahvemi içtim. Baktım yorgun gözüküyor, “Siz biraz uzanın, dinlenin, bu fakir kapının önünde nöbet beklerim, ölümü çiğnemeden hiçbir kimse içeri giremez!”. Yüzüme hayretle baktı ve şunları söyledi : “Ben sağ dizimin üstüne başımı koyar beşer-onar dakika dinlenirim, görevim Pir’imin Türbesine bakmak ve onu beklemektir! Biliyor musun oğlum, Çile doldurduğum günden beri hiç sırt üstü yatmadım!” Nurlar içinde yatsın... 
     1954 yılının Şubat ayında Veteriner Fakültesinden Veteriner Hekim olarak mezun olduğumun hemen akabinde Ankara Merkez Veterinerliğine atandım. Bir ay sonra kura çektik. Kurada Artvin’in Şavşat Kazası Veteriner Hekimliğini çektim, ikinci çocuğumuz Cem doğmak üzere idi, Artvin’e gitmeyerek görevimden istifa ettim. Parasız-yatılı (Leylî Meccanî) okuduğum için devlete olan borcumu daha sonra taksit taksit ödedim!
     1954 yılı Kasım ayının 4’dünde Babam Celâleddin Emcet Yektay’ı Angina Pectoris krizinden kaybettik.    Emekli olduktan sonra kurmuş olduğu McCormick traktörleri ve ziraat makinelerine ait acente ve servis istasyonunu küçük kardeşim Mazhar Rauf Yektay ile müştereken devir aldık ve 1960 yılının başlarında ben yedek subay okuluna gidinceye kadar işlettik. Büyük ağabeyim Mustafa Müfit Yektay, acentenin üç kardeş ailesini geçindiremeyeceğini düşünerek işleri bizlere bıraktı İstanbul’a yerleşti.
     1953 ilâ 1960 yılları arasında Eskişehir’de musiki faaliyetlerime devam ettim. Eskişehir Türk Musikisi Derneğini kurdum, pek çok öğrenci yetiştirerek, sayısını şimdi hatırlayamadığım kadar konserler verdik ve bin yıllık öz musikimizi gençlerimize tanıtmak için can ü gönülden çabalar verdim! (1940’lardan 2001 yılları arasında verdiğim musiki derslerinden ve tüm musiki faaliyetlerinden hiç para almadım!)
     Son üç-dört yıldır Koç Üniversitesinde, İTÜ’de, Robert College Lisesinde, Pera Sanat Lisesinde, evlerde ve evimde Ney ve müzikoloji dersleri veriyorum, saati 2,5 veya 5 veya 10 YTL mukabilinde... Çocuklarımızın da maddî yardımları ile sevgili eşim Nurhan hanımla çok mutlu bir hayat yaşıyoruz. Öğrencilerim bize Nene ve Dede diyorlar! Allah onlardan razı olsun, inşallah onlar Gerçek Türk Musikisi Kültürümüzü nesillerden nesillere taşıyacaklardır!
     1949 yıllarında besteler yapmaya başladım. Bestelerimin değişik bir havası var. 300 adet civarında çok çeşitli formlarda bestelenmiş bestelerimin özelliği, katı form yasalarına uymayan, sözlü eserler için yeni Türk Şiiri ile bestelenmiş şarkılar veya kararlarda da sıkı müzikoloji sınırlarına boyun eğmeyen, meselâ, Rast ve Nihavent makamında bir eseri, Rast perdesi yerine Segâh perdesinde bırakmak gibi bir takım özgürlükler... 2003 yılı baharında İTÜ’de bu konu hakkında vermiş olduğum açıklamalı Konser çok beğenilmiş ve eserlerim doçentler ve konservatuar öğrencileri ve dinleyiciler tarafından özgürce söylenmişti...
     Son 10 yıldır ‘Musiki ile Tedavi’ üzerine besteler ve denemeler yapıyorum. Bu besteler veya bizim tabirimizle ‘Musiki Tabletleri’ merak uyandırıyor ve pek çok yerde başarı ile kullanılıyor, dinleniyor. Bizim tedavi sistemimiz Meditasyon müziğinin aksine İnsan Beynini tedavi alanında çalıştırmak ve doğal yollardan şifaya ulaşmak...

     Altmış yıllık müzikoloji çalışmalarımız sonucu bulabildiklerimizi ve bilebildiklerimizi talip olan herkese vermemiz sonucu, 2004 yılında Çok Önemli Bilgileri bulmak nasip oldu ve her şey ve tüm hayatımın akışı değişti! Bulduğum gerçeklerin bana değişik bir misyon yüklediğinin farkına vardım: Bu konu, Türk Musikisi (ve Batı Musikisi) ile önemli ilişkiler taşımakla beraber, en önemlisi Türk Ulusunun geleceği ve Batı Uygarlığının geleceği bakımından olağan üstü ve âcil önlemler alınmasını gerektiriyor! Şöyle :
1)60 yıllık çok dikkatli bir çalışma ile bugün tam manası ile kullanılmayan bir düzen keşfettim. Bu düzen çok mülayim ve insanı dinlendirici ve mutluluk veren bir düzendi. Notasızlık yüzünden kıyısından köşesinden unutulmaya başlanmış kutsal bir düzen. Bu diziyi saklanan ve atalarımızca nesillere yayılması önlenen, Muratname isimli eski bir eserde bahsedilen SIR dizi olduğunu zannettim. Ve 05/Aralık/2004 tarihinde İTÜ’de ki Musiki Sempozyonunda deklere ettim.
2)Hemen bir-iki ay sonra anladım ki bulduğum bu dizi bizim belki 1000 yıldır kullandığımız ve fakat notasızlıktan ve icracıların hoyratça kullanmasından unutulmaya başlanan, törpülenen mükemmel dizimizdir! 18 veya 24 perdelik mükemmel bir dizi...
3)Saklanan ve “Aman, yeni nesillere dağılmasın” vasiyetine bağlanmış Düzen-i Muhalif dizi maalesef Arel tarafından fütursuzca alınan ve Türk Milletine hiç acımadan empoze edilen vesvese dizisi idi! Dizi, en kısa zamanda Batı Musikisine geçilebilsin diye Mahur makamının revizyon edilerek, Mahur makamının şeddi olan ve kimsenin kullanmadığı ve ismine sözde Çargâh denilen acayip bir dizi idi ve bu uydurma dizi Türk Musikisinin ANA DİZİSİ olarak empoze dilmişti. Ve bu işi yapan bir tek insandı biraz olsun yalnız olmadığına inandırmak için Ezgi ve Uzdilek’le müşterek yarattığımız dizi gibi lanse ediliyordu. Ve hatta yüzü kızarmadan “ Bu diziyi biz Rauf Yekta Beyden öğrendik!” diyebiliyordu! Hâlbuki Rauf Yekta Bey kullanılmasını önerdiği diziyi Lavinyak Ansiklopedisinde Fransızca yazdığı monografide tebliğ etmiş ve musikişinaslarımızın tetkikine sunmuştu. (Yegâh ve Rast dizileri v.s.)
4)Arel, ufak tefek yerleri yıpranmaya başlamış 1000 yıllık musikimizi kaldırıp çöpe atmış ve yerine Atalarımızın “Aman kullanmayın” diye vasiyet ettiği Muhalif Diziyi (hem de çok hayran olduğu çok sesli ve batının muhalif dizisinden yapılmış Batı Musikisine acele geçebilelim arka niyeti ile) “Türk Musikisi budur” kandırmacası yaparak DNA’larımıza kayıtlı ana musiki kültürümüzden ve kişiliğimizden ulusumuzu koparmıştır! Ve bunu tek başına yapmıştır. Bir Musiki Kongresi sonucu değil!
5)KONFÜÇYÜS “Büyük Bilgi” kitabında ne diyor: EĞER BİR ULUSU YOKETMEK İSTİYORSANIZ, MUSİKİSİNİ ÇÖPE ATIN, YERİNE DEĞİŞİK BİR MUSİKİ GETİRİN, O ULUS, 50–60 YILDA veya 100 YILDA YOK OLUR, TARİHTEN SİLİNİR! (Yeni getirilen musiki çöpe atılandan 50 misli üstün olsa bile sonuç değişmez)(Arel’in getirdiği düzen tersine vesvese tarafında ve uydurmadır ve inanın Yüce Ulusum, TÜRKLER bu musikiye ve eziyete lâyık değildir!)
     Hemen BİRLİK olup bir Musiki Kongresi toplayıp en kısa zamanda bu musibet Muhalif Düzenden kurtulmalıyız ki Türk Ulusu yok olmaktan kurtulsun! Hâlâ ayakta durabiliyorsak bu ulus Bizi Sevgisinden Yaratanımız tarafından korunmaktadır diye düşünüyorum!

YAVUZ YEKTA (28.02.2005 Pazartesi gecesi)