MECBURÎ SEYAHAT: SÜRGÜN
Seyahatin, Kur’ân-ı Kerîm'de müteaddid âyetlerle emredilişi1 ve bu sayede pek çok ibret ve hikmeti idrâk edişimize ve onu kendi arzumuzla gerçekleştirmemize rağmen, üzerimize yüklenen külfeti görmezden gelmeyen İslâm, dinin esas ve vazgeçilmez unsurlarından saydığı namaz hususundaki hükmünü, yolculuk süresine değil de, mesafenin uzunluğuna bağlamıştır. Şüphesiz, yolculuk süresinin zamanla kısalabileceği, ancak insanın yeni veya başka bir mahalde, vatanındaki kolaylık ve rahatlıktan mahrum kalmasında fazla bir değişiklik olmayacağı ön görülmüş olmalıdır.
Seyahatin, her türlü müsbet ve heyecan verici yanlarıyla birlikte taşıdığı güçlüğe mukabil, insanın mecburî bir şekilde vatanından başka bir diyara veya ailesinden uzak bir bölgeye gönderilmesi, gerçekten ciddî bir travmadır2 ve buna mâruz kalanda pek çok cihetten kalıcı tesirleri görülür. Sürgünler, kişilerin sürüldükleri yerle alâkalı meselelerle kafalarını meşgul etmelerine mani olamadığı gibi, geride bırakılanların hatıraları da zihinlerde önemli yer tutmaya başlar. Maamâfih, sürgündeki insanın acı ve açık bir şekilde farkına vardığı ilk şey, yalnızlığı olur. “İsterse Osmanlıda olduğu gibi sürgüne gönderilenin maaşı yine Devlet tarafından sağlansın”3.
Kendi ülkesinde farklı bir yere, yahut başka bir ülkeye sürülen kişiler, ya eski inanç ve faaliyetlerini sürdürür, yahut baskılara boyun eğer veya eski ile yeni hayatlarını bir bütün hâlinde değerlendirerek, kendilerini yenilemeye çalışırlar. “En zor alanı budur, ama en verimli olanı da”4. Zira “köklerinden koparılmak, insanı kendisini revizyondan geçirmeye, onarmaya götürür”5. Merhum üstad Necib Fâzıl Kısakürek'in deyimiyle “öz yurdunda garip” olmak, yahut ülkesinin baskılarına boyun eğmektense sürgüne tâbi olup, -mücadele ettiği davâsından sapmayarak- kendini yenileyip geliştirmek, muhakkak ki kişiyi daha verimli kılar6.
Nitekim “Niyazi Berkes en güzel eserlerini, bu ülke üzerinde, dışarıda başka bir dille”7 yayınlamış; 1621 yılında kapatıldığı hapishaneden Paris'e kaçmayı başaran devletler hukukunun ünlü bilgini Hugo Grotius, kaçışından sonraki yıllarda, en önemli kitabı olan De Juve belli ac Pacis'i yazmıştır8. Orangeli Maurice: “Ülkem bensiz olacaksa ben de onsuz olabilirim. Dünya o kadar küçük değil” sözleriyle sürgüne meydan okurken, Voltaire “kendi ülkesinde geçirdiği bir sürgünlük döneminden” de mutlu ve verimli bir yazar olarak çıkabilmiştir. Gerçekten tekrar Paris'e döndüğünde edebiyat ve siyaset dünyası âdetâ Voltaire'i paylaşamayacaktır. Akademi üyeliği, Saray tarihçiliği, resmî şairlik ve Saraya ait siyasî yazıların kaleme alınışı. “Bir anlamda sürgünlük, Voltaire için güvenli ortam ve özgürlük” olmuştur9.
Dünya edebiyatında belli bir yer kazanmış Rus yazarlar arasında sürgün hayatını tatmamış olan neredeyse yok denecek kadar azdır10. Bizde de Namık Kemal sürgünde 12 eserini kaleme aldı. Midhat Efendi Rodos'da Letâif-i Rivâyât risâlelerinden bazılarıyla Kırkambar'ın ilk on bölümünü yazıp İstanbul'da yayınlattı. “İki sürgün, çevrelerine eğitici-öğretici olarak da katkılarda bulundular. Midhat Efendi sürgünde bir ilkokul ile Süleymaniye Medresesi'ni kurdu. Ebuzziya Tevfik, mahkûmlara el sanatları öğretti”11.
“Sürgüne giden son Osmanlılar ise, Kurtuluş Savaşı'nı baltalayan Refik Halid Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Refi Cevad Ulunay gibi kalemler oldu. Önceki bütün sürgünler, Osmanlı'ya karşı çıktıkları için cezalandırılmışlardı. Lozan Anlaşması'na göre "150'likler" arasında yer verilen son sürgünler ise yeni Türk devleti kurulurken Osmanlı'ya körükörüne bağlı oldukları için cezalandırılmışlardı”12.
REFİ CEVAD ULUNAY
Refi Cevad Ulunay, Ankara Valisi Ali Muhiddin Paşa ile Makbule Hanım'ın oğlu olup 1890 Şam'da doğmuştur. Vefa Taşmektebi, Şemsülmaarif ve Galatasaray Lisesi mezunudur. Annesinin, Tevfik Fikret'in ve amcası Veled Çelebi İzbudak'ın rahle-i tedrisinden geçmiştir. Lisede iken okul gazetesi çıkaran Ulunay, mezun olduktan sonra hemen 1909 yılında gazeteciliğe başlamış ve İkdam, Sabah, Şehrah'ta yazıları yayınlanmıştır.
Refi Cevad Bey, Pehlivan Kadri ile kurduğu Alemdar gazetesinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne karşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı desteklemiştir. Şehrah gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğü sırasında ve 23 Ocak 1913 tarihinde, Enver Paşa ile Yakub Cemil'in başlarında bulunduğu bir grup Babıâli Baskı'nı gerçekleştirmiş, ardından kurulan İttihatçı hükûmetin Sadrâzamı Mahmud Şevket Paşa, 11 Haziran 1913'de otomobilinin içerisinde vurularak öldürülmüştür. Bunun üzerine “İttihatçılar âdetâ bir devlet terörü estirerek, hem olayın fâillerini, hem de bütün muhaliflerini” sindirmişlerdir13. Böylece genç yaşında sürgün hayatıyla tanışan Cevad Bey, bir kısım Hürriyet ve İtilâfçı taraftarlarıyla birlikte önce Sinop'a sürülmüş ve ardında gönderildiği Çorum ve Konya'da dört yıl boyunca sürgün hayatı sürdürmüştür. Geçirdiği bir felç sonunda 4 Kasım 1968 tarihinde İstanbul'da vefat eden Ulunay, vasiyeti üzerine Konya'da Mevlânâ Türbesi karşısındaki Üçler Mezarlığı'na defnedilmiştir. Soyadı Kanunu ile aldığı Ulunay, kendisinin özellikler son devirlerinde iyice yöneldiği Mevlânâ ve Mevlevîlikle olan alâkasını göstermektedir.
Şeyhülmuharrirîn Burhan Felek, Ulunay'ın vefatının ardından yazdığı yazıda şöyle demektedir: “Merhumun ömrünü ikiye ayırmak lâzımdır. Bunun 1918'den 1938'e kadar olan menkūpluk* devresi, her cihetçe bedbaht bir ömür parçasıdır. 1938'de, 150'liklerin affı üzerine başlayan ikinci kısım ise daha mesut ve müsterih kısımdır. Refi' Cevad'ın iyi muharrirliği işte bu tarihten sonra başlar. İlk gazetecilik devresi Refik Halid merhumunki gibi parlak değildir. Denilebilir ki 20 senelik sürgün devri Refi' Cevad merhum için dervişâne bir çile, yani tekâmül devri olmuştur”14.
Türkçesi, tarihî bilgisi ve Osmanlı belgelerini en iyi bilen son nesilden oluşu itibarıyla fevkalâde mühim bir zât olan Refi Cevad Bey, yaptığı tercümelerle de ciddi hizmetlerde bulunmuştur. Meselâ onun Hindistan seyahatıyla alâkalı gezi kitabında yaptığı şu değerlendirme, fevkalâde isabetlidir:
“Hindistan hakkında bazı görüştüklerimin, bu ülkenin kalkınmasını, ilerlemesini İngilizler tarafından bir asır idare edilmesine atfederler, yanlıştır. İngilizler, bir arıya benzerler. Arı, konduğu çiçeğin nasıl tarâvetini ve râyihasını bozmadan balını alıyorsa, İngiliz de Hindistan çiçeğinin tarâvetini ve güzelliğini bozmamış, fakat bal diye de bir şey bırakmamıştır. Yaptığı eserler, Hindistan için değil, kendisi içindi. Hindistan, İngiltere'nin 100 senede yaptığının bir kaç mislini 5 senede yaptı”15.
REFİ CEVAD ULUNAY'IN ÇORUM'DA SÜRGÜN İKEN DAHİLİYE NÂZIRI TALÂT PAŞA'YA GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Burhan Felek'in zikrettiği gibi, Sürgün'den önce büyük bir yazar kimliği olmayan Refi Cevad Ulunay'ın kaleme aldığı Menfâlar-Menfîler (Sürgün Hatıraları) adlı kitap, onun kalemindeki kuvvete numune teşkil eder. Bununla birlikte bu eser, dönemin hapishane hayatını ve iktidar ile muhalefetin şiddetli çarpışmasını da gözler önüne sermektedir17. Nitekim Sebeb-i Nefy başlığı altında kaydedilen ve başlangıcında, aşağıdaki mektuptan örtülü olarak bahseden Refi Cevad Bey, İttihatçı zabitlerden birisinin, kendilerini İstanbul'dan Sinop'a götürecek olan vapur hakkında, Merkez-i Umumî'ye yaptığı şu teklife eserinde yer vermektedir:
- Siz bana bir torpido veriniz, vapur Karadeniz'e çıktıktan sonra bir torpil sallayayım. İstanbul'un muhalifleri bunlar değil mi? Hepsi birden ölür, biz de kurtuluruz.” Bu bana hiç garip gelmedi. Çünkü Hilmi Bey'in ağzında kaç defa işitmiştim: - Bu memleketi kurtarmak için mutlaka bir Saint Barthélemy'e** ihtiyaç var. Yani çoluk-çocuk, İttihat ve Terakki'ye muhalif olanları tamamen kesmek gerekiyor”18.
Aşağıda orijinal sureti ve Türkiye Türkçesi'ne çevrilmiş hâliyle yer alan mektubu; onun tahammülkâr karakterine rağmen Dahiliye Nâzırı'na yazmak zorunda kaldığı iç durumunu pek sarih ve veciz bir şekilde aksettirmektedir. Ulunay'ın Sürgün Hatıraları'nda bu mektubuna, sadece bir konu başlığı olarak iki kelime ile yer vermesi, muhtemelen böyle bir mektup yazmağa mecbur bırakılmasını yıllar sonra bile hazmedemediğinden olsa gerektir. Kim bilebilir ki..
Mektupta ve hatıralarında yer alan ifadelerden yola çıkarak fevkalâde mühim sonuçlara varmak ve dönemle alâkalı dikkat çekici bilgiler edinmek pekâlâ mümkündür. Bunu da, okuyucunun gayret ve zahmetine emanet eylemek gerekiyor.
(Belgenin Transkripsiyonu)
BİSMİLLÂH
Dâhiliye Nâzırı Tal‘at Beyefendi hazretlerine
Beyefendi hazretleri
İsnâd olunan siyasî bir mes’eleden dolayı tevkīf edildim. Hey’et-i Tahkīkıyye hakkımda tahkīkāt yapdı. Benim tamâmıyla ma‘sūm olduğuma kanaat getirdi. Hattâ o zamân İstanbul muhâfızı bulunan Cemal Paşa'nın da -politikaya karışmamak husūsunda verdiğim sözde sebât etdiğimden dolayı- tebriğine nâ’il oldum. Bununla beraber, ne bu kanâ‘at, ne de bu tebrîk, benim de sâ’irleri gibi kālen, kalemen, fi‘len muhâlefet nâmıyla Sinob'a nefy ve teb‘îd edilmeme mâni‘ olamadı. Üç sene Sinob'da bekledim. Bin iki yüze varan menfîlerden kimi tahliye edildi, kimi firâr etdi. Hattâ taklîb-i hükûmet mes’elesinden dolayı ağır cezâlarla mahkûm olanlar bile ba‘de'l-firâr nâ’il-i afv oldular. Ben -neden bilmem- yirmi sekiz kişinin arasına katılarak Çorum'a gönderildim.
Dört sene oldu. Bu dört senenin her senesi on seneye mu‘âdildir. Yirmi yedi yaşında bir ihtiyâr oldum. Ne yazı yazacak karîha, ne söz söyleyecek nâtıka, ne de taharrî edecek kuvvet ve tākat kaldı. Artık, kālen, kalemen, fi‘len diye gösterilen esbâbın bana teşmîli câ’iz değildir.
Ahvâl-i husūsıyyeme gelince: Babam yirmi beş sene bu toprağa hüsn-i hizmet etdi. Yozgad Mutasarrıflığı'ndan tekāüd edildi, Konya'ya çekildi. Amcam Konya Meb‘ûsu Mehmed Emin Efendi, iki def‘a İttihâd ve Terakkī nâmına intihâb edildi. Sebât ve metânet-i ahlâkıyyesi sizce dahi ma‘lûmdur. Hünkâr postunda oturan diğer amcam Veled Çelebi'yi zikretmeğe lüzûm görmüyorum.
Mekke-i Mükerreme'nin fethinde Hazret-i Peygamber'in katline fermân buyurduğu (Abdullah bin Ebî Serh)in19 Hazret-i Osman'ın süd biraderi olması onu i‘dâmdan kurtardı. Hısım ve akrabâmın hasenâtı benim seyyi’ât denecek kadar bile değeri olmayan mâzīye karışmış ahvâlime te’sîr etmez mi?
Bu dört sene içinde pederim Konya'da, vâlidem İstanbul'da, biraderim hatt-ı harbde, dayım harb sefînelerinden birinde, diğer hısım-akrabamın her biri bir yerde hizmetde bulunuyor; ben ise burada sürünüyorum. Dört senelik bir zaman-ı kasīrde belki dört yüz kasaba dolaşan bu âile efrâdının cümlesi beni düşünüp ağlıyorlar. Dört seneden beri benim hâne-i vîrânımın sakfında öten felâket baykuşunu artık susdurunuz.
Dûçâr olduğum âlâm-ı mâddiyye ve ma‘neviyyenin bende tevlîd etdiği râhatsızlık, leffen takdîm eylediğim raporlar müfâdından anlaşılır. Ancak muntazam bir tarz-ı hayât ve ma‘îşetle tedâvîsi mümkün olan bu hastalıkla menfâ hayâtında uğraşmak kābil değildir.
Nâ’il-i hürriyet olmaklığım içün vesâtat-ı insâniyyet-kârîlerinin artık bî-dirîğ buyurulmasını istirhâm eylerim. Ol bâbda emr u irâde hazret-i men-lehü'l-emrindir.
Fî 27 Teşrîn-i Sânî sene 1325 / [10 Aralık 1916]
Çorum'da mukīm mütebâ‘idînden
Refî‘ Cevâd
Refi Cevad Ulunay'ın eserleri:
Bir Başka Âlem (1964), Ak Kitabevi, İstanbul 1964, 280 sayfa.
Bu Gözler Neler Gördü? Çatı kitapları, İstanbul 2002, 283 sayfa.
Dağlar Kralı-Balçıklı Ethem (1955), 3. baskı, Bolayır yayınları, İstanbul 1963, 320 sayfa.
Enkaz Arasında (1945), Yokuş Kitabevi, İstanbul 1945, 327 sayfa.
Eski İstanbul Yosmaları (1959), 3. baskı, Arma yayınları, İstanbul, 393 sayfa.
İhtişam Diyarı Hindistan (1962), Rafet Zaimler Yayınları, İstanbul 1962, 285 sayfa.
Köle (1945), İstanbul .
Mermer Köşk'ün Sahibi (1959),
Refi Cevad Ulunay'ın Mevlânâ, İhtifaller ve Konya Yazıları, (Hazırlayan: Mustafa Özcan), Konya Valiliği yayınları, Konya 2003, 283 sayfa.
Refi Cevad Ulunay'ın Mili Mücadele Devri Makaleleri, (Hazırlayan: Metin Ayışığı), Balıkesir 1994, XVI + 152 sayfa.
Rıza Tevfik: Şiirleri ve Mektupları (1943), Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul 1943, 112 sayfa.
Sayılı Fırtınalar (1958), 4. baskı, Bolayır yayınları, İstanbul 1973, 464 sayfa.
Sürgün Hatıraları: Menfâlar, Menfiler (1994), (Hazırlayan: Hüsnü Kılıç), Arma yayınları, İstanbul 1994, 264 sayfa.
Tercümeleri (1945-1955 yılları arası)20:
A. F. Luce. Fransa'yı Kemiren Kurt.
F. de Croisset, Hint Diyarında Karış Karış.
J. W. Von Goethe, Werther.
L. N. Tolstoy, Hacı Murat.
N. Henderson, Hitlerle İki Sene.
O. Mirbeau, İşkenceler Bahçesi.
P. Louys, Kadın ve Oyuncağı.
V. Sardou, Zambak.
1 “Yer yüzünü gezin de sizden önce yaşamış olan yalancıların âkıbetini görün”, Âl-i İmrân 137, En‘âm 11; “Yeryüzünde gezin, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” Neml 69; “Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.” Ankebût 20; “Yeryüzünde dolaşın da daha öncekilerden çoğu ortak koşan (müşrik) olanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” Rûm 42; “Onlarla, kutlu kıldığımız şehirler arasında, karşıdan karşıya görünen kasabalar var etmiş, oraları gezilecek belirli konak yerleri yapmıştık: ‘Oralarda geceleri ve gündüzleri güven içinde gezin.’ demiştik.” Sebe 8.
2 Şurası kaçınılmaz bir gerçektir ki her sürgün olayı bir şoktur. Bir travma getirir beraberinde. Sürgün edilen kişi bir kadındır, bir erkektir, yani bir insandır; sahip olduğu her şeyi bir anda bırakıp çıkan, ailesinden (…) koparılmıştır. Bir aşkın aniden sona ermesi gibi, aklın-havsalanın alamayacağı korkunç bir ölümdür; çünkü bilinçli olarak yaşamayı sürdürmektesinizdir. Julio Cortazar, “Sürgün ve Sürgün Edebiyatı”, Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri, (Hazırlayan: Feridun Andaç), Bağlam Yayınları, İstanbul 1996, s. 22'den: Magazin Litteraire, (Çeviren: Neclâ Işık), 1974.
3 Ali Akay, “Sürgün Kimliği”, Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri, s. 72.
4 Franz L. Neumann, “Sürgünde Entellektüeller”, (Çeviren: Ünsal Oskay), Sürgün Edebiyatı, s. 102.
5 Julio Cortazar, “Sürgün ve Sürgün Edebiyatı”, Sürgün Edebiyatı, s. 24.
6 Julio Cortazar, a.g.m., s. 23.
7 Ali Akay, “Sürgün Kimliği”, Sürgün Edebiyatı, s. 74.
8 Franz L. Neumann, “Sürgünde Entellektüeller”, (Çeviren: Ünsal Oskay), Sürgün Edebiyatı, s. 91.
9 Necla Işık, “Fransız Edebiyatı ve Sürgünlük”, Sürgün Edebiyatı, s. 111.
10 Birsen Karaca, “Rus Edebiyatında Sürgün Motifleri ve Sürgün Yazarlar”, Sürgün Edebiyatı, s. 181.
11 Konur Ertop, “Sürgünde Osmanlılar”, Sürgün Edebiyatı, s. 250.
12 Aynı yerde.
13 Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, (Heyet), c. 12, Çağ yayınları, İstanbul 1993, s. 74.
* Menkûb (Nekbet'ten): Dert ve meşakkatlere mâruz kalmış olan; rütbe ve haysiyyetten düşmüş bulunan.
14 Mustafa Özcan (Hazırlayan), Refi Cevad Ulunay'ın Mevlânâ, İhtifaller ve Konya Yazıları, Konya Valiliği yayınları, Konya 2003, s. 12-13.
15 M. Refi' Cevad Ulunay, İhtişam Diyarı Hindistan, Rafet Zaimler yayınları, İstanbul 1962, s. I.
16 BOA, DH. EUM. 1. ŞB., 13/37_2
17 Üstad, hatıratında, hapsedildiği mahalli şöyle anlatmaktadır: “Kader bizi almış bir cani sürüsünün içine atıvermişti. Ne ana, ne baba, ne hısım, ne akraba, ne eş, ne dost vardı. Yalnız Allah vardı. O'ndan başka sığınacak, ilticâ edecek yer kalmamıştı.” Refii Cevad Ulunay, Sürgün Hatıraları: Menfâlar, Menfiler (1994), (Hazırlayan: Hüsnü Kılıç), Arma yayınları, İstanbul 1994, s. 43. Hapishanede verdikleri yemek siparişinin çok bekledikleri hâlde gelmeyişi üzerine hatıratına şunları yazmıştı: “Bir saat bekledik hiçbir şey yok. Sanki bizi ümitle doyurmak istiyorlardı.” Aynı eser. s. 19.
** Aziz Barthémely'nin doğum günü olan 24 Ağustos 1572'de, özellikle Paris'te Protestanları hedef alan katliâm
18 Ulunay, Sürgün Hatıraları, s. 67.
19 Daha önce Müslümanlığı kabul edip vahiy kâtipliğinde bulunan sahabe. Bu husustaki hainliği ve edebsizce sözleri sebebiyle Mekke'ye kaçarak dinden çıkmıştır. Mekke'nin fethi sırasında, Hazret-i Osman'ın delâletiyle afvedilmiş, Mısır'ın fethinde Amr b. Âs'ın yanında bulunmuş ve Hazret-i Osman tarafından tayin edildiği Mısır Valiliği sırasında Kuzey Afrika'nın fethinde önemli hizmetleri görülmüştür. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. 1, Çağ yayınları, İstanbul 1992, s. 515-516.
20 Refi Cevad Ulunay'ın Mevlânâ, İhtifaller ve Konya Yazıları, s. 15.