İstanbullu Olmak Paylaş

Su gibi aziz bir millet
Kurmuş sudan aziz bir medeniyet


Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmış İstanbul, Peygamber Efendimiz'in fethini müjdelediği tarihten itibaren Müslümanların ilgilendiği ve fethini arzuladığı bir şehir hüviyeti kazanmıştır. İklim ve askerî güçlük ile coğrafî olumsuzluklara rağmen, Kâinatın Fahri Aleyhisselâm'ın müjdelediği askerler arasında yer almak; o uğurlu ve talihli kumandan olabilmek uğruna büyük fedakârlıklar, azimkâr mücadeleler gerçekleştirilmiştir.

 

Nihayet genç ve kabiliyetli bir Türk padişahı olan Sultan İkinci Mehmed tarafından fethedilen İstanbul, bu "Güzel Kumandan"a Fatih ünvanını kazandırırken, aynı zamanda hem Türkler için, hem de dünya siyaseti için yeni bir çağı başlatmıştır. Hatta İstanbul'un Fethi; Hıristiyanlar ile Türkler arasında eskiden beri var olan ve Türklerin Gelibolu'ya çıkmasıyla başlayıp Viyana'yı kuşatması ile zirvesine varan İslâm-Haçlı çatışmasının ve onun Ondokuzuncu Asır'daki ideolojik tarifi sayılan "Şark Meselesi"nin birinci sebebi sayılmıştır. Avrupa'nın bütün büyük devletlerince tam bir varlık-yokluk mücadelesi olarak kabul edilen bu Hilâl-Haç mücadelesi, İstanbul'un fethedildiği tarihten 16 Mart 1920 tarihinde Batılı devletlerce işgal edileceği zamana kadar aralıksız bir şekilde ve hatta gittikçe kurumlaşarak sürmüştür.

İki deniz ile iki kıtayı birleştiren bir köprü olan ve Avrupa'dan Çin'e kadar uzanan ticaret yolunun merkezinde bulunan İstanbul'un taşıdığı önem, sadece stratejik üstünlüğüyle alâkalı değildir. Siyasî ve askerî yönden bütün dünyayı etkisi altına alan bu büyük hâdiseyi çok genç bir yaşta gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmed'in, 1 Haziran 1453 Cuma günü, yani henüz fethin ardından bir hafta bile geçmemişken, daha önce yanında bulunan Akşemseddin, Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek gibi âlimlere ilâveten Semer­kand Rasathanesi Müdürü Ali Kuşçu'yu da getirterek İstanbul'da yüksek öğretimi başlatması; kendisinin ilmî hüviyetini ortaya koyduğu kadar, İstanbul'un ilim merkezi oluşunu gösteren mühim unsurlardandır. Bu üniversitede dinî, naklî ve hukukî ilimler yanında, matematik ve tıp gibi müspet ilimler okutulmuştur. İstan­bul'un fethi ile camiye çevrilen Ayasofya; adını muhafaza edip bir yandan "Fethin Tapusu" vasfını kazanır­ken, diğer yandan İstanbul Üniversitesi'nin nüvesini oluşturmuştur. Öyle ki daha sonraları birçok mühim medrese ve teşkilât vücuda getirilmesine rağmen yerini ve önemini kaybetmeyen Ayasofya Medresesi, Fatih Sultan Mehmed'in saltanatı boyunca modern ve teknik ilimlerin okutulduğu bir kolej olarak faaliyetini yürütmüştür. Bundan on yedi yıl sonra (1470 tarihinde) tesis edilen Fatih Semâniye Medreselerindeki modern ve medenî eğitim ise bugün dahi Batılıların hayranlıkla bakakaldığı maddî ve manevî zenginlik­lerimizin temelini teşkil etmiştir. İşte bu sebepledir ki Türkler tarafından fethedilmezden önceki asırlarda iki sahili de mimarî eserlerden ve tabiat güzelliklerinden mahrum bulunan İstanbul Boğazı; Feth-i Güzîn'in ar­dından Türk mimarî örnekleri, tabiat zenginliği ve Türk insanının davranış güzelliklerinin birlikte oluştur­duğu Boğaziçi Medeniyeti'nin merkezi hâline gelmiştir.

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethinden dört gün sonra (2 Haziran 1453 Cumartesi günü), kilise-rahipler ve halk tarafından Gennadios lakabıyla patrik seçilen Georgios Skolarios'u yemeğe dâvet ederek onun temsil kabiliyetini onaylayıp kendisine patriklik âsası ile tacı vermiştir. Böylece Ayasofya Medrese­si'nin kuruluşuyla ilim bakımından yeni ve ciddî bir hamleye sebep olarak Türk Kültür Medeniyetinde ay­dınlık bir yer edinen İstanbul'un Fethi; dinî serbestiyet ve vicdan hürriyetinde dahi yeni bir çığır açarak dünya tarihinde de mümtaz bir yerin sahibi olmuştur. Yine aynı tarihlerde başlayan imar faaliyetlerinden olarak on üç kilometrelik bir sahayı çevreleyen surların tamir edilmesi, pek çok cami ve bunlara bağlı va­kıfların inşası, Belgrad Ormanları'nda yapılan bendlerde biriken suyu şehre getiren su yollarıyla çeşme­lerin ihyâsı, fethin başka bir yönünü; İstanbul'da yeniden vücut bulan müreffeh ve emniyetli bir hayatı biz­lere göstermektedir. Keza Türk hükümdarının yine hemen fethin ardından Galata'daki Venedikliler ile an­laşma yaparak onlara ticarî serbestlik tanıması, kısa bir süre içerisinde Türk denizi hâline gelen Karadeniz yoluyla yapılan ticaretin genişlemesi ve bu arada Balkanlardaki Latin sömürgecilerin kovulması, İstan­bul'un önceki Osmanlı başşehirlerine göre çok büyük bir nispette büyü­mesine ve şehrin Avrupa ile Asya arasında ciddî bir ticarî köprü hüviyeti kazanmasına yol açmıştır.

Yukarıda bahsedilmekte olan bütün bu mühim değişikliklerin ve ticarî-askerî-dinî yapılandırmaların hiç kimseye zarar vermeksizin hayata geçirilmesi ve üstelik bütün toplumlara alenen fayda sağlaması, bugünün mantığıyla izah edilebilir bir şey değildir. Afrika, Avrupa ve Asya'da, kendi ticarî ve siyasî çıkar­larını garanti altına almak bahanesiyle tarih boyunca birçok ülkeye zulüm ve vahşet uygulayanlar ile in­sanlık şeref ve haysiyetini yok edici bu faciaları onaylayan devlet ve milletlerin, bu eski Türk Medeniyeti ile yüksek din ve vicdan hürriyetini anlamaları gerçekten mümkün görünmemektedir. Kaldı ki on beşinci asır­da sahibi olduğumuz ve bugün hâlâ dimağlara sığmayacak büyüklükte ve asillikte görünen söz konusu medeniyeti; haklı-haksız sürekli konuşup dinlemeği bilmeyen, 'sen' derken bile kendisine muhalif olanı tarif edip kendinden gayrıya tahammül edemeyen fertlerin de idrakten âciz olduklarını izaha hâcet yoktur.

İstanbul'un fethiyle başlayan ilmî, insanî, mimarî, ticarî ve diğer değişiklikler, elbette ki başlangıçtaki hâliyle ve faaliyetlerle kalmamıştır. Şehrin gerekli bütün teşkilâtlarında yeni ve ciddî yapılandırmalar vuku bulmuş ve İstanbul kısa bir süre içerisinde medeniyet yolundaki gelişmesine uygun olarak nüfus bakımın­dan da Avrupa'nın gözdelerinden birisi hâline gelmiştir. Ticaret ve asayiş emniyetiyle dinî serbestiyet sa­yesinde insanların elde ettiği huzur, denilebilir ki İstanbul Asrının başlıca özelliklerindendir. Nitekim bu dönemlerde Dersaadet olarak adlandırılan İstanbul, pek çok dinden ve ırktan insanları, mesud ve müref­feh olarak bir arada yaşatabilmiştir. Yük taşıyan hayvanlara dair nizamnameler, ticarette kâr dengesinin kontrolü, sadaka taşları ve torbaları, kuşların barınacağı yuvaların binaların uygun yerlerine yapılması gibi insanî ve ictimaî düzenlemeler, İstanbul'da yeni bir hayat anlayışını ve medeniyetini başlatmıştır. Zamanla gelişen bu hayat tarzı, gerek Müslümanlar, gerekse gayrimüslimler arasında -Batılıların, azınlıkları bazı dönemlerde iğfal edip onları kendi siyasî çıkarları için kullanmak gayesiyle kışkırtmaları sonucunda zuhur eden hâdiseler hariç tutulursa- yakın döneme kadar devam etmiştir. Zaten bilindiği gibi İstanbullu Olmak mefhumuyla sadece yaşanılan mekân kastedilmemektedir. Bu tabir aynı zamanda insanlar arası münasebetler ve günlük yaşayıştaki hususî bir uslûbu ve yüksek bir hayat kültürünü karşılamaktadır. Nitekim İstanbul'da yaşayan farklı din ve ırktan insanlar arasında komşuluk hukukuna sıkı sıkıya bağlılık ve büyük bir hoşgörü ile yardımlaşma daima söz konusu olmuştur.

Osmanlı toplumunun hane halkıyla olan münasebetlerinde bütün bu bahsettiğimiz güzelliklerden sayısız örnekler mevcuttur. Keza o dönem insanlarının sokaktaki davranışlarıyla çalışma düzenleri tedkik edildiğinde, kendi ruhlarında merkezîleşip karşılarındaki kişilere güven telkin eden iç huzuru ile muha­tabını önemsemenin şekillendirdiği yüksek seviyedeki görgünün izlerini çokça görmek mümkündür. Cuma günleri Türk sultanının namaz sonrasında halkın muhtelif konulardaki isteklerine dair arzuhalleri kabul edişi ve bunun hemen her Cuma namazı -farklı selâtîn camilerinde- tekrar edilişi ise Devlet-i Aliyye'nin bu şahane başşehrinde yaşayan İstanbulluların idarecileriyle olan düzenli irtibatlarını ortaya koymaktadır. Bu işleyişin bugün bile birçok ülkede gerçekleşemeyecek seviyede olduğu cümlenin malûmu olsa gerektir.

Asırlar boyunca yerli ve yabancı sevenlerinin hayran olduğu Boğaziçi Medeniyeti, başlı başına bir zenginlik olup hakkında şimdiye kadar pek çok şey yazılmıştır. Bu zenginliğin, sadece iki sahili kucak­layan tabiat ve mimarî eserlerden ibaret olmadığını; devletin en üst makamından başlayıp diğer kade­melere de yayılan İstanbul nezaketinin, güzel sanatlar zevkinin ve İstanbul Türkçesi'nin bu medeniyette büyük pay sahibi olduğunu hatırdan uzak tutmamak lâzımdır. Türk hat, tezhib, ebrû ve cilt sanatlarının oluşturduğu bediî zirve ile bunların neticesinde hasıl olan kültür değerleri, bugün bile bir çok bakımdan erişilemeyecek seviyededir. Unutmamak gerekir ki Avrupa'da Onsekizinci Yüzyıl'da büyük yayıncıların matbaalarında bastıkları eserlerin adedi henüz iki bini geçmezken; İstanbul'da el yazması eserler, tezhip ve ciltleri yapıldıktan sonra bazen binleri aşan nüshalara ulaşarak zevk sahibi okuyucuların kütüphane­lerindeki yerlerini alıyorlardı. Matbaanın Türklere geç gelişini bir gerilik gibi gösteren dar kafalı çevreler; bir kitabın İstanbul'da yazma olarak vücut bulmasının; hattatlar, müzehhibler, ebrûzenler ve mücellidler için icrâ-yı san'at ve maişet vesilesi olduğunu ve İstanbul'da beş binden fazla san'atkârın bulunduğunu şüphesiz ki bilmiyorlardır. Kaldı ki bu yüksek san'at zevki sadece kitaplarda kendisini göstermemiştir; İstanbul kabristanlarındaki mezar taşlarının hüsnühat, süsleme ve oymalarını da bu kültürün nadide örneklerinden saymak lâzımdır. Öyle ki bütün taşınmazlıklarına rağmen, bu taşlar yerli-yabancı hırsızlarca yurt dışına kadar kaçırılabilmişlerdir.

Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz: İstanbullu Olmak, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fetih için taşıdığı niyet ve fetihten sonra gerçekleştirdiği ilmî-dinî ve ictimaî zenginliklerle faaliyetleri sahiplenmek demektir. O'nun niçin fethe istekli oluşu ve nasıl bir ruh hâliyle bunu gerçekleştirdiği, özellikle bugün muh­taç olduğumuz bir bilgidir. Zira biliyoruz ki Batılılar bunu bizden önce anlamış ve bizim kudretimiz karşı­sında kaybettikleri değerleri yeniden ele geçirebilmek için, bizi başarıya götüren ahlâk ve davranışla­rımızın aksine bizi yönlendirmeğe çalışmışlardır. Bunda başarılı oldukları açıkça ortadadır. Bir şey bozu­lduğu yerden düzeltilir kaidesince; bugün artık ayağa kalkıp bu eski millî ruhu yeniden bedenimize dahil etmemiz bir mecburiyettir. Bunun için öncelikle kendi ruhumuzu olgunlaştırmağa, tevazu, samimiyet ve ciddiyet libaslarını derhal giyinmeğe başlamalı; kendimiz düzelmezsek kimsenin düzelmeyeceği anlayışıy­la yaşamağa bakmalıyız. Dinin ve aklın da gereği budur. Bu yolda sabredip güzel iş işleyenlere ne mutlu!

Ama son bir asırdır -savaşların ve dahilî-haricî kışkırtıcıların da tesiriyle olsa gerek- aynaya bakınca daima başkalarının kusurlarını gören gözlerimizin, kendi davranış bozukluklarının farkına varması için biraz sabırlı olmamız gerektiğini de unutmamalıyız vesselâm. Bugünkü sokak koşuşturmaları, vasıtalarda­ki oturma ve konuşmaların uygunsuzluğu, iş yerlerindeki gayri samimî ve sahte münasebetler, daha uzun bir süre tashih-i a‘mâl için mücadele etmeye muhtaç olduğumuzu bize göstermektedir. Tahsili çok, anlayı­şı ve idraki kıt kişilerin, itibar sahibi olmak için makamlarının ve kendilerini önemsemelerinin kâfi gelmeye­ceğini; evvelâ insana ve muhataplarına hürmet etmek gerektiğini anlayacaklarından ümidvarız! Hele İstanbullu olmanın en görünen yanı bulunan yürüyüş ve seyahat imkânlarının sağlayıcısı belediyelerin; yollar, kaldırımlar ve mesire yerleri ile otoparklara dair uygulamalarındaki ihmaller, hatalar ve adam kayırı­cılıklar devam ettiği sürece, ne Güzel bir İstanbul'dan, ne de İstanbullu Olmaktan bahsedilebileceği cüm­lenin malûmudur. İstanbul'a hizmet, bunları gerçekleştirmekle olur ancak!

Başımıza gelen kötü şeyler ve bizi İstanbullu yaşamaktan mahrum eden unsurlar arasında ferdî hatalarla birlikte, toplumun ve devletin hataları da bulunmaktadır. Meselâ İstanbul Türkçesi'ni yok eden bir kısım kamu kuruluşları olmuştur. Muhtelif basın yoluyla da cemiyetimizin millî ve manevî değerlerinin imha edilmeğe -hâlâ- çalışıldığı şüpheden uzak bir hakikattir. Bize bu kötülükleri yapan siyasetçiler, idareciler ve yayıncıların, artık daha fazla bir şey kaybetmeden kendilerine gelmeleri ve acziyet dolu hırslarını ve her türlü dahilî-haricî gayri millî bağlantılarını terk ederek özlerine dönmelerini; hem İstanbul, hem kendi namımıza, istemek hakkımızdır!

İstanbul Asrına Hasret!

İstanbul'u Üsküdar'dan seyrediyorum,

Mihrimah Sultan'ın minareleri dibinden..

Ulu ağaçlarla bezenmiş,

Yeni Cami-i Şerifi'nden..

Bir "kasr-ı müzeyyen" Şemsi Paşa'nın

Adını yaşatan eserinden...

Ki doyulmaz seyir hoşluğuyla,

Her mevsim püfür püfür esen rüzgârını

Hissederek derinden.

Ve en güzelinden

Seni seyrediyorum Üsküdar...

*

Nereden geliyor bu büyü?

Gelin gibi süzülen vapurların.

Tam karşıdan yükselen Topkapı Sarayı'nın,

Sultanahmed'in, Ayasofya'nın

Üsküdar'dan seyrindeki bu güzellik neden?

Bütün sahili kucaklayan deniz,

Buradan daha mı güzel acep?

Boğaziçi'nin ihtişâmına,

Üsküdar'dan seyredilişi mi sebep!.

İstanbul'un göz bebeği Çamlıca'ya,

Bu yüzden mi çıkılmaktadır hep?.

Varsa içinizde bir şüphe,

Yahut şâheser düşkünüyseniz;

Alın arşınınızı:

İşte Üsküdar, İşte Halep!..

*

Yumuşak denizin büyüsü,

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin

Sultanahmed'e geliş hattındandır..

Kayıkçılara "emniyet yolu" olmuş,

Mavi-yeşil sathındandır...

Bu deniz, Barbaros'un ruhuyla

Beşiktaş'ı kucaklamıştır.

"Deniz üstünde yürürüz,

Düşmanın hakkından geliriz.

Öcümüz komaz alırız.

Bize Hayreddinli derler."

Türküsü, Türklüğün deniz kurdunu

Yüce gönüllerde saklamıştır.

*

Motora çarpan papatya dalgalar,

Bulutlar kadar yumuşak sanki...

Başka Emirgân, başka Erenköy,

Bir Boğaziçi daha yok inan ki!..

Sadece bizim İstanbulumuz var.

Kim olsa sorar:

Niçin hâlâ Türklerin bu dünya incisi?

Bizim böyle bir şehrimiz yok ki vâh;

Gıpta eder sevdâlısı, kincisi...

Bazen, biz mi en büyük düşmanıyız, ne;

Üstüne betondan, kondudan sis çöktü eyvâh!

Nerede o "İstanbul Türkçesi?"

Nerede o muhteşem yalılar?

Beyefendi, hanımefendileriyle

Eski İstanbullular?..

*

Bu şehir kimin mîrası,

Kimdi o güzel insanlar?

Ne oldu o tabîatın en hası,

Niçin artık "dinlenmiyor" ezanlar!

"İstanbul okuyuşu"yla ruhları ürperen

Temiz yüzlü hâlis Müslümanlar?

Âlim-i fâzıl, kâmil imamlar,

Ve eşrâfı, esnafı toplayan

Beş vakit namazlar...

Bütün tanıdıkların katıldığı

Cenazelerdeki niyazlar...

Komşuluk hukuku,

Ve sevgiden kaynaklanan nazlar...

Ailece eğlenmeler,

Türkçe söyleyişler, manevî hazlar..

*

Özledim "Eski İstanbul"u;

Hani o bozalı kışlar, şerbetli yazlar!

Cumbalı evler,

Çamlıca safâları,

Pehlivanlar,

Mahalleli şahbazlar!

Hâsılı, Peygamber müjdelisi,

Ebû Eyyüb'ün sevgilisi,

Fatih Sultan Mehmed'in yâdigârı

İslâmbol'u arıyorum.

Tadına doyamadığım

Hâtırasına yanıyorum!

Ey güzel İstanbul,

Seni de, kendimi de tanıyorum;

Ben ancak seninle yaşarım,

Sen her zaman çok güzelsin..

Rabbim, lütfet ki bir daha

"İstanbul Asrı" geri gelsin...**

*Dr. Başbakanlık Osmanlı Arşivi - Sultanahmed

“İstanbullu Olmak”, Kültür Dergisi, sayı 7 "İstanbul Özel Sayısı 2", İstanbul 2007, s. 88-91.

** Mustafa Küçük, 18 Mart 1996.