2008 ilk yazının bitimiyle başlayan bir ölüm fırtınası dost ağacımızı sarstı, dolu iki ay içersinde aklımıza, gözümüze, gönlümüze hitap eden insanlarımızı aldı ve bizleri yetim bıraktı. Haziran ayının hemen başında Nusret Çolpan’ın beklenmedik ölümünü, ayın sonuna doğru Profesör Ahmed Yüksel Özemre’nin sevenlerini alıştırarak gelen vefatı izledi. Daha ne oluyoruz demeye vakit kalmadan, Süheyl Ünver Hocamızın oğlu Ahmed Aydın Bey’in Temmuz ortasındaki ani ölümünü, Ağustos başlarında Bandırmalı Ali Öztaylan’ın Hakka yürüyüşü takip etti. Peşpeşe gelen bu ölümler, bizim dost dünyamızın, ayni kültür ikliminde soluklananlarca bildik isimleriydi. Bu isimlerden herbiri, kişisel tarihlerinde vazifelerini bihakkın yerine getirmiş, zengin yaşamış, güzel insanlardı.Diyeceğim şu ki, 2008 yazında vuku bulan bu ölümler, bizlere ıstıraplı günler yaşattı. Bu mubarekleri hayırla, rahmetle ve hasretle anıyorum ama, nideyim ki, yerlerini boş bıraktılar. Ölüm denen acı gerçeğin insanı kül ufak etmesi, hatıralarını savurup silmesi karşısında çaresiz kalışımız da bir başka acı gerçek! Geriye sığınılacak pek bir şey kalmıyor; sadece bıraktığı eserler ve kaydedilebilen anılar ölüyü diri kılıyor.
Göç kervanının ardında kalıp da, gidenlerin bıraktığı aziz hatıralarına bakınca, bu dostlar için sarsak kalemime abanıp, rahmete vesile olası dileğiyle, üç-beş satır yazmayı görev bildim. Bu cümleden olarak, değerli minyatür sanatçısı Nusret Çolpan için de bu kırık dökük satırları kaleme almış bulunuyorum. Oysa, hemen ifade etmeliyim ki, Nusret Çolpan’ın parmaklarının ucundan dökülen şaheserler, onun adını sönmeyen bir yıldız olarak Türk süslemesinin semasında parlatacaktır.
1952 yılında Bandırma’da başlayan Nusret Çolpan’ın hayatı, 2008 Haziranında İstanbul’da Topkapı’da toprağa kavuşmasıyla hitam buldu. 56 yıla sıkışan bir ömrün yirmi yaş sonrasının teklifsizce adandığı minyatür sanatında yükselen bir başarı grafiği yakalamış olması, dikkatlerimizi onun bu sanat dalına intisabının ilk günlerine çekiyor. 20 yaşında iken, sevk-i tabiinin itici gücüyle, minyatür sanatına beslediği ilgi ve iştiyak onu İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi Enstitüsü’nde Türk süslemesi derslerini veren bir büyük hocaya, A.Süheyl Ünver’in yanına çekti. İhtimal ki, Nusret’in Ünver’e mülaki olmasında bir Süheyl dostu olan Bandırmalı Ali Öztaylan Efendi’nin yönlendirmesi söz konusudur. Nusret Çolpan, minyatür sanatında ardığı cevheri Süheyl Ünver’in koruyucu kanatları altında buldu. Aradığı cevher, zengin damarlı bir madenin içersindeydi. Aslında aramakla bulunmayacak minyatür sanatının bazı nadide örnekleri Ünver arşivinde emrine amade idi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi Enstitüsü’nde Süheyl Ünver’in kurduğu nakışhanede malzeme ve hoca sıkıntısı çekmedi. Burada, Ünver’in muavinlerinden Azade Akar Hanım’la çalıştı. Nusret, vasıtasız ve beklemeksizin bir cevheri, hoca ve bilgi birikimi olarak, Ünver nakışhanesinde bulmuştu ama, bu istidatlı gencin hocalarına sunduğu ilk temrinler gözleri kamaştırıyordu. Verdiği ilk örneklerle görülen oydu ki, bir büyük sanatkâr, mesleğinin ilk aşamasını başarıyla tamamlamış, eşiği atlamış, yola revan olmuştur. Nusret, bu nakışhanede, dinmeyen bir aşk, sömeyen bir heyecanla çalıştı, harika minyatürler yaptı. Ürettiği harikalar onu, Türk süslemesinin minyatür dalında, usta bir minyatürist yaptı. Daha sonra, Ünver - Akar çizgisinden neş’et eden ışıkla, talebelerine bu sanat dalının inceliklerini öğretmeye çalıştı.
Nusret Çolpan, minyatürde tarz-ı kadim anlayışını yenileştirerek, ciddi bir odak değişikliğini eserlerinde, sanatkârlığının ilk günlerinden itibaren göstermeye başladı. Getirdiği değişiklik, esasta, tarih ve coğrafya boyutunu İstanbul merkezli minyatürlerde kendini hissettiriyordu. Bu analayışla ürettiği minyatürlerden biri, Hırka-ı Şerif Camii’ne ait fevlalade büyüleyici bir çalışmasıydı. Bir sohbetimizde, kendisine, epey zamandır bir semt monografisine girizgâh olmak üzere Hırka-ı Şerif ve cıvarına dair belge ve bilgi topladığımı, çalışmam kitaplaşacak olursa, kendisinin bu minyatürüyle taçlanacağını, bu cihetle bu minyatürü kullanmam için izinlerini izinlerini istediğimde memnuniyetini bildirdiğini, bu vesile ile, kaydetmek isterim.
Akan zaman bu büyük ustayı nadide güzellikler üreten, ürettiğini toplumla paylaşan bir minyatürist konumuna getirdi. Derslerinde öğrencileriyle, bu sanatın içinde mündemiç sırrı bölüşürken kaptan kaba boşalıyor, bu meyanda, bu topraklarda, Türk süsleme sanatını önümüzdeki bin yıla taşıyacak mühim bir görevi de yerine getirmiş oluyordu. Hülasa, Nusret Çolpan, minyatürleriyle sanatseverlere ulaşırken bir devre damgasını vuruyordu. Parmaklarının ucundan dökülen minyatürler bir yanda, öte yanda, kaptan kaba dolmasıyla da, bu sanat dalını gelecek kuşaklara, zevk-i selimin müstakbel ustalarına emanet etmesiyle de o kadar ileriye dönüktür. Tahsisi olarak minyatürde İstanbul merkezli çalışması ile Nusret Çolpan, tıpkı şiirde Yahya Kemal Beyatlı, romanda Ahmed Hamdi Tanpınar ve resimde Ahmed Yakupoğlu’nun İstanbul sevgisini meveddete dönüştürdükleri ateşi harlandırıyordu. Nusret Çolpan’ın bu gayreti, İstanbul’a minyatürlerde ebediyyen yaşama hakkını teslim eden soluğu uzun düşecek bir duyarlılık olarak görülmelidir. Bu cihetle onu, zamanımızın Levnisi ya da Nakşi Bey’i olarak tavsif etmede bir mübalağa yoktur, sanırım. Kaldı ki, Nusret Çolpan minyatürleri ile, Yahya Kemal’in üzerine titrediği ‘imtidad’ anlayışına can suyu oluyor. Minyatürde yakaladığı özgünlükle, eskiden kopmadan, fakat tarz-ı kâdimi yeni bir anlayışla soluklandırırken, kendisinin hazır bulup temellük ettiği bir mirası da ileriye taşıyordu. Oysa, o daha yaşarken, İstanbul minyatürleri kitaplaştı, bazı minyatürleri otobüs panolarında ve metro istasyonlarında duvarlardaki posterlerde sergilendi. Nusret Çolpan, çalışmalarıyla minyatürü tabana aktardığı, halkla buluşturduğu için de çağdaşlarından ayrılıyor.
Çağdaş Türk minyatürünün bu büyük ustasını, ölümüyle, fani vucudunu nisyan bulutlarına terkedilen her ölü gibi, sadece toprağın merhametine bırakmadığımızı düşünüyorum. Nusret Çolpan’ın en esaslı ve soluğu hiç de kısa düşmeyececek başarısı, Türklerin bin yılı bulan bu topraklardaki sanat serüvenine ileriki bin yıl için zek-i selim küresinden uzattığı ışık selidir. Tesellimiz de budur.