Bandırmalı Ali Efendi Paylaş

Süheyl Ünver Hocamızın hayat hikâyesine dair kitap çalışmam sürerken, kerimesi Gülbün Mesara arşivinde bulunan Ünver’e gönderilen mektuplardan biri dikkatimi çekmişti. 1948 yılında, eski yazı ile kaleme alınmış bu mektupta sergilenen elkâbı, o güne değin, Ünver’i tekrim eden hiç bir mektupta görmemiştim. Mektubun uslubu da farklıydı. İmza ise bilinmedik bir isim, adres de şaşırtıcıydı: Ali Öztaylan, Süt-evi – Bandırma.
Bu zâta ulaşmak istedim. Ünverlere sordum, izinlerini alarak, cahil cesaretiyle, Ali Öztaylan’a bir mektup yazdım. Nihayet, telefondaki ses bana kendisini tanıttı. Bu, bir meveddete dönüşecek dostluğun ilk davetkâr sesiydi. Süheyl Ünver’le alakalı hatıralarını öğrenmek istediğim bu zât, büyük bir cömertlikle kucak açıyordu. Ünver kitabım için, mühim bir râviye kavuşmuştum.II
Ali Öztaylan ile görüşmelerimizin ilk basamağını, telefon konuşmaları belirledi. Sorularıma cevaplar alıyor, olaylar ve insanlara dair merakımı giderecek bilgileri teklifsizce istifademe sunuyordu. Ali Efendi, şifahi bir kültür hazinesi idi. Hiç yazılmamış bilgiler yanında, az bilinen bilgilere de sahipti. Anılar yumağını bu denli zengin kılan, onun insanların sır tevdi eden yanlarına kolayca nufûz edebilmesiydi. Nice kâmil insanların teveccühünü kazanmıştı. Bu kazanımlar, muhtelif kişilerin hatıralarıyla birleşince, Ali Efendi’nin kafası şimdi aramızdan el ayak çekmiş bir kültürün kovanı haline gelmişti. Çevreden İstanbul’un sohbet iklimini izliyordu. Buna rağmen, kendini göstemekten azade bir ömür sürüyordu.
Bir vakit geldi, Süheyl Ünver kitabım çıktı. Şükranlarımı ifade eden bir ithaf ile kitap Ali Efendi’ye ulaştı. Tefahüre kaçmadan ifade edeyim ki, Ali Efendi ile kurulan dostluk bağı, bu kitapla sağlam bir zemine oturdu. Sevinçliydi, zira bir-iki satır da olsa, Ali Öztaylan, Süheyl Ünver sefinesinde zâtına mahsus yerini almıştı. Bir adım daha ileri gideyim. Onun hakkında kalemimden dökülen naçiz satırlarla Ali Efendi’yi tanıyanlar, hatta ziyaret için Bandırma’ya gidenler bile oldu.
Nihayet, vakit saat geldi. Efendi’yi ziyarete Bandırma’ya ailece gittik. İnsanın insana kavuşmasının manevî hazzını Ali Efendi ile gerçekleşen bu ilk rû-be-rû sohbetle bir kez daha yaşadım. Bandırma’ya Ali Efendi’yi ikinci ziyaretim, aziz kardeşim Profesör Aydın Gülan ile gerçekleşti. İçi lebâleb kitap dolu odasında bir can sohbetimiz daha oldu. Sonra, İstanbul’a gelişlerinde nadiren de olsa görüşürdük. Bunlardan bir tanesi, yakın zamanda rahmet-i rahmana kavuşan, zamanımızın Hatem-i Taîsi olarak gönül defterimizdeki yerini alan Şevket Demirci’nin Ümraniye’deki iş yerinde oldu. O gün, Ali Efendi’yi görmeye Kütahyalı Ahmed Yakupoğlu ile birlikte gitmiştik. Bu sohbetin izi de, diğerleri gibi, dimağımıza nakşoldu. Bundan öte, hep telefonlaştık.
Ali Öztaylan ile gerçekleşen sohbetlerin hülasası şudur: Hatırasının enginliğini yetiştiği insanların gıbta edilecek güzelliği belirlediği için, onunla sohbet bir ikramdı. İsimlerini duyup da yetişemediğim, yetişmiş olsam da görüşemediğim nice mubarek insanı, kendilerinden dinlemek imkanına kavuştum. Mülâki olduğu numune-i imtisal bu insanların kemiyet itibariyle çokluğu, keyfiyet itibariyle farklı sûfi mesleklere intisabı – bir tarafta Neyzen Tevfik, öte yanda Sami [Ramazanoğlu] Efendi –, bu geniş ruhî spektrum Ali Efendi’ye derin bir ruh asaleti ve özümsenmiş, fakat lafta kalmamış bir hoşgörü kazandırmıştı. İnsanlar içinde, ‘insan’ araması, bir kaç yönden düşündürücüdür: Önce, zâtına mahsus insan - nefs ilişkisini insan - Allah rabıtasında çözmek arzusu, Ali Efendi’yi kutsal gönüllü insanların sıkı bir takipçisi yapmıştır. Kendi meselesini çözmüş olsa bile, veli veliyi tasdik eder ilkesine bağlı kalarak, dogmatizme düşmeden, kutsal gönüllü her insanla hemhal olmuştur. İkinci olarak, gönlü saf sûfilerin dışındaki insanların hatıraları ile yaşadıklarının da takipçisiydi. Doğum yılı 1915, Osmanlı’yı Cumhuriyet’e bağlayan arakesitin içersindeydi. Gıpta edilecek bir bilinçle, 1865 ve sonrası doğumlulara yetişti. Onlar, Dömeke Meydan Muharebesi, Balkan Harbi, I. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı’na katılmış kılıç artıklarıydı. Onlardan dinledikleriyle şifahi bir tarih bilgisine ulaştı. Üçüncü nokta; işi nihayet esnaflıktı. Fakat iş yerinde, Bandırma’daki süt-evinde, rasyonel esaslara dayalı sağlam bir firma düzeni kurmuştu. Maddi rızkını temin ederken, onun sıkı bir işletmeci ve hesap kitap adamı olduğundan şüphe edilemez. Nasıl oluyor da, bu rasyonalizm, kutsal gönüllü insanlar arasında ballar balını aramaya geçince, şizofreniye düşmeden, irrasyonalizme dönüşebiliyordu?
Bandırma’dan İstanbul’a her gelişinde, bir kapıdan ötekine koşarcasına, zamanını sevdiği insanların ziyaratine ayırıyordu. Elbette, ilk durak Erenköy. Burada Sami Efendi’yi ziyaret sonrasında, mutlaka Vezneciler’de “Yavru’nun Kıraathanesi”ne uğrardı.1 Bakarsınız orada, Neyzen Tevfik, gönlüne düşmüş, nısfiyesinden dökülen nağmelerle, sohbeti noktalıyor, bir başka seferde, Mükrimin Halil Yınanç, o engin tarih bilgisiyle Selçuklulardan bir sahife açmış, dinleyenlerin hayranlık dolu bakışlarıyla bir harbi ayrıntılarıyla anlatıyor. Tesadüf bu ya! Ali Efendi’nin kısmetine o gün Fuad Köprülü düşmüş, edebiyat tarihinden açılan bir bahisle sohbet koyulaşmıştır. Ali Efendi’yi “Yavru’nun Kıraathanesi”’ne çeken güç, Neyzen Tevfik’i burada görebilmesinden kaynaklanıyor. Evsiz Neyzen’i en rahat bulacağı yer burasıdır. Eğer, Neyzen orada yoksa, içine düşen ateşi söndürebilmek için, izini izliyor ve onu mutlaka buluyor. Bir defasında, “Yavru’nun Kıraathanesi”nde bulamadığı Neyzen’i sorup soruşturuyor, Bakırköy Akıl Hastahanesi’nde buluyor. Orada, ikrâm dolu, zâta mahsus bir sohbet gerçekleşiyor. Ali Efendi’yi öylesine bir iştiyakla, Neyzen Tevfik’i İstanbul’da köşe bucak aramaya iten sebeb ne olsa gerektir? Bunun sebebi birden fazla olsa bile, sebeblerden en ağır basanı, yetişemediği Mehmed Âkif [Ersoy] Bey’i Neyzen’den dinlemek arzusudur. Ali Efendi’ye göre, herkesin ayyaş bildiği Neyzen, o derbeder ve hane-berduş haliyle, kendisini sırlamış bir ‘Hak-dost’tur. Neyzen Tevfik’e olan susuzluğunu bizlere anlatması bakımından, şu olayı dile getirmeliyim. 1953 yılı sonlarına doğru Neyzen Tevfik vefat eder. Vefatını duyar duymaz, Bandırma’dan İstanbul’a koşan Ali Efendi, Neyzen’in gasil işlemini yerine getirmiş, sönmüş bir volkanı Pendik’deki bir mezarlıkta toprağa teslim etmiştir.
Ali Öztaylan’ın İstanbul günlerinde “Yavru’nun Kıraathanesi”’den sonra gidebileceği iki yer vardı. İlki, Sahhaflar Çarşısı. Oraya gidip de şeyh’ül sahhafîn Raif [Yelkenci] Efendi’yi görmemek olmaz. Çarşı’dan, ayrıca, Fatih dönemine ait kitaplardan ne bulursa alır, Bandırma’daki şahsi kitaplığına taşırdı. İkinci uğrak yeri, İstanbul Üniversitesi, Merkez Binası’nda bulunan Tıp Tarihi Enstitüsü idi. Orada müdür, Profesör Süheyl Ünver’i ziyaret ederdi. Ünver’le sohbet, kendisi için, bir kaç yönden önemlidir. Her şeyden önce, hemşehrisi Balıkesirli Abdülaziz Mecdi [Tolun] Efendi’yi Süheyl Bey’den dinlemek ister. Ali Efendi, bir sohbetimizde, Süheyl Bey’in Hocası Mecdi Efendi için yazdığı

“Ne cânibde kadem bastın, yüzüm ol yerde ferş olsun,

Ne yerde sâye saldın, hâk olam ol rehgüzâr üzre.”

dizeleri okumuş ve “işte gerçek teslimiyet bu!” demişti. Bu meyanda, bir diğer hemşehrisi Hasan Basri Çantay’la olan anılarını da dile getirirdi. Hemen ifade edelim ki, Hasan Basri Bey’in de, tıpkı Neyzen Tevfik gibi, Mehmed Âkif Bey’e dair anlatacakları çok önemlidir. Hasan Basri Çantay, Ali Öztaylanı oğlu gibi sever, ona “siz Bandırma’nın sırrı mesabesindesiniz” tevcihinde bulunurdu.2 Aralarındaki bu yakınlık, sohbeti teklifsiz hale getirmişti. Bu sohbetlerden birinde,Hasan Basri Çantay’ın, Süheyl Ünver’e ilişkin yaptığı bir değerlendirme, Ali Efendi’yi fevkalade rahatsız edecektir. Artık, Süheyl Bey’i savunmak boynunun borcu olmuştur. Bu hadiseyi Ali Efendi’den duyunca, ben de rahatsız olmuş, o sıralarda üzerinde çalışmakta olduğum Ünver biyografisine işittiklerimi almak için izinlerini istemiştim. Buyurdular ki: “Aramızda kalsın. Her şeyin bir vakt-i merhunu vardır. Zamanı geldiğinde kendiliğinden aydınlığa çıkar.”3 Çantay’ın ikna olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak, olup biteni İstanbul’dan izleyen Ünver, Ali Öztaylan’ın hakkı teslim etmeye yönelik bu hasbi davranışı karşısında, 1952 yılında, bir gazete yazısı ile, isim vermeden onu okurlarına tanıtmıştı. ‘Mahallebici’ başlıklı bu yazıda Ünver’in kaleminden çizilen Ali Öztaylan portresini okuyalım:


“... Öyle bir münevver ki, yüksek tahsili yok. Lâkin, okumağa âşık ve ciddi eserlerin peşinde... Fatih Sultan Mehmed ve devri hakkında yazılan ne varsa mutlaka onun kütüphanesinde okunduktan sonra yerini almıştır. Muhallebiden kazancını hep bu yola sarf eder.... Birkaç dakika ayaküstü görüşmemizle üç defa karşılaştığımız bu zât bana günlerden birinde bir mektup yolladı... Böyle bir mektubu bana memleketin çok zengin ve ilm-ü irfanına âşık bir münevveri, bir mevki ve kariyer sahibi yazabilirdi... Bu muhallebici nerede? Bir defa, İstanbul’da değil, İstanbul’a yakın bir şehirde.... Cenab-ı Hak’tan böyle muhallebicilerin çoğalmasına dua etmekten başka iş ve vakit de kalmamıştır.” 4

Uzun soluklu görüşmeler, bu tarihten sonra gerçekleşti. Ünver’in Bandırma’da Ali Öztaylan’ı görmeye gittiği tarih, 1961 Mayısıdır. “Bu buluşma her iki dost için bayram sevinci oldu.” 5

Öte yandan, Ali Öztaylan’ın İstanbul’a her gelişinde kimleri ziyaret ettiğini tam olarak bilemiyoruz. Kendisiyle yaptığım sohbetlerden birinde, Ali Efendi, mevlevi canlarından Mesnevi şarihi Mehmed Tahir [Olgun] Efendi’den bahis açmıştı. Taşkasap’taki ziyaretler sonucu, Tahir’ül Mevlevi’yi yazma divanını tertip etmeğe ikna etmiştir. Ali Öztaylan’a bu girişiminden dolayı Tahir Efendi, aşağıya aldığımız şiiriyle, teşekkür etmiştir.

“Arıyorsan tam bir müslüman

‘Süt-evi’ sahibi Ali Öztaylan

Sana sağlık verdim ey din kardeşi

Hakikat Ali’nin bulunmaz eşi

Allah’a, Resul’e sadık bir bende

Onların aşkıyla vucudu zinde

Fazilet severlik olmuştu yolu

Hülasa Allah’ın sâfi bir kulu

Benim de manevi evladımdır o

Bais-i sürûr-u fuadımdır o

Olsun diyerek bir tuhfe-i edeb

Yazdırdı birinci divanımı hep

İstedi yazdırmak ikinciyi de

Bu nüsha o yüzden geldi vücüde

Allah salâhını müzdad eylesin

Kalbini nur ile abâd eylesin

Benden ona karşı şükran ve dua

Kabul eder elbet Cenab-ı Hüda

Duası böyledir Tahir Olgun’un

Allah onu daim eylesin memnun”

III

Bir Yozgat türküsünde ölüm teması şu tek bir mısra içinde, özlü bir şekilde dile gelmiştir:

“Kendi gidip, ahbabları kalan yâr!”

‘Yâr,’ Bandırmalı Ali Efendi – Ali Öztaylan, gittiği yer, âlem-i cemâl; kalanlar ise malûm: onun sevdikleri, onu sevenler – dost ve akrabaları.

Bandırma’daki saadethanelerinde, ilk ziyaretimde, hemen koyulaşan sohbette söz ‘dost’un kıymetine gelmişti ki, Ali Efendi: “Siz gelmeden bir müddet önce salâ verildi, ölen zât, dost ve akrabalarına duyuruldu. Dikkat ettim; müezzin efendi akraba ve dostları demedi. Bu da gösteriyor ki, ‘dost’ kıdem itibariyle akrabaların önünde bulunuyor” demişti. Şimdi, bu aziz ve sevgili dost, 93 yıl muammer olduğu bu dünya ile bağlarını koparıyor, Cenab-ı Hakk’ın ‘irciî’ emrine itaatle bekâ âlemine sefer ediyor. Onun hayatı, şikayet ve pişmanlığa hiç yer vermeden, hüsrana düşmeden rasyonel bir iş organizasyonu içinde maddi hayatını temin ile zâtına mahsus bir ruh ikliminde kâmil ruhların takipçisi olarak tamamına erdi. Rahmetli Süheyl Ünver’in hazırladığı el yapması “Balıkesir” defterine düştüğü şu ruhlu notu da bu vesile ile zikredelim: “AliÖztaylan: Müslüman – Türk Rumelimizin en temiz örneği. Evliyadan.”6

Ali Öztaylan’ın vefatı ile “Bandırma ruhanî bekçisi[ni]”7, Öztaylan ailesinin üyeleri de eş, baba ve dedelerini, dostları da bir canberaberini Allah’ın vâsi rahmetine teslim ettiler. Kenarda köşede kalmış fukarasına gelince; onlar da, Ali Efendi ile yaptıkları sohbetlerin ikramında ‘tahdis-i nimet’ içinde kaldılar. Türkiye ve Türklük te sağlam hafıza kayıtlarıyla mazi hazinelerinin bekçisi bir evladını kaybetti. Hiç şüphe etmem ki, bu mubarek, Osmanlı asırlarının son demlerinde bir tarihte vefat etseydi, dostları vefatına tarih düşürür, mersiyeler yazardı. Kültür iklimimizin maddileşmesi bu kıymetlerin bilinmesine dahi imkân vermiyor.

 Cenab-ı Hak’tan, Ali Efendi’yi rahmetiyle mükafatlandırmasını niyaz ediyorum.

1 Bu kıraathane için bk. O.Okay, “Silik Fotoğraflar”, (İstanbul, 2001), sf. 94; M.N.Yardım, ‘Büyük Tanbur Üstadı Necdet Yaşar’, “Kubbealtı Akademi Mecmuası”, sayı 1, (2005), sf. 44.

2Zikreden: M.Uğur, “Hasan Basri Çantay”, (Ankara, 1994 ), sf. 126. H.B.Çantay, kitaplarını Öztaylan’a şu özlü ifadelerle ithaf etmişti:

“ Müştak-ı sırrı rahman, aşık-ı habib-i mennan

Ali Öztaylan oğluma”

“Nasibdar-ı lutf-u ilahi, Müştak-ı feyz-i namütenahi”

[M.Uğur, age., sf. 119].

3 A.G.Sayar, “A. Süheyl Ünver”, (İstanbul, 2004), sf. 427, dn. 1. Ali Efendi, kendisi ile yapılan bir söyleşide bu ithamı günışığına çekmiştir. ‘Ali Öztaylan Beyefendi ile: Herşeyi Lâtif Görmeli’, “Altınoluk”, sayı 148, (1998), sf. 43.

4 A.S.Ünver, ‘Mahallebici’, “Milliyet”, (14. V. 1952).

5 A.G.Sayar, yage., sf. 428.

6 A.S.Ünver, “Balıkesir, Defter no. 147, (Süleymaniye Kütüphanesi). Ayrıca bk. A.G.Sayar, yage., sf. 472, dn. 17. M.Kara da ondan “Allah dostu” olarak bahsetmektedir [“Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler”, I, ( Bursa, 1990), sf. 6; Ayrıca bk. Y.N.Öztürk, ‘Rahman’ın Kullarına Selâm’, “Hürriyet”, (3. XII. 1993); M.Özdamar, “Yaman Dede”, (İstanbul, 1994), sf. 189; M.A.Eren – T.Opçin, ‘Bandırma’da Bir Rumeli Dervişi’, “Aksiyon”, sayı 101, (1996), sf. 13-14.

7 M.Uğur, yage., sf. 145, dn. 7.