Ahmed Yüksel Özemre’nin
Aziz Anısına
Yıl 2002, mevsim sonbahar! Telefondaki ses kâdim dostum Prof. Dr. Yılmaz Kafadar’ın. Şöyle diyor: “Niyazi [Sayın] Ağabey ve Ahmed [Yüksel Özemre] Ağabey ile kararlaştırdık, Güngör [Şatıroğlu]’e gidiyoruz. Seni de alıyoruz!” Kararlaştırılan tarihte bir akşamüstü, Güngör Şatıroğlu’nun Suadiye’deki saadethanesinde bu dostları bir araya getiren birinin diğerini tamamladığı iki esas sebep vardı. Önce, Yılmaz Kafadar ağır mesleki yükünün altında her ne zaman bir boşluk bulsa doğruca Üsküdar’a koşar, orada soluklanırdı. Onu Üsküdar’a çeken oradaki aziz dostlarının varlığıydı. Kâh Niyazi Sayın’la birliktedir, kâh Ahmed Yüksel Özemre’nin evinde sohbet ediyordur. Bazı bazı, Güngör Şatıroğlu da bu buluşmalardan haberdar edilip onun da katıldığı olurmuş. Soluğu kısa düşen ama tadı gönüllerde iz bırakan bu can sohbetlerin devamını isteyen bu dostlar Kafadar’a geliş ve gidişleriyle sohbetin en tatlı yerinde kesilmesinin yarattığı burukluğun bir şekilde aşılacağını düşünüyorlar. İstiyorlar ki bu iş biraz ciddiyet kazansın ve bir takvime bağlansın! Bu, bir canberaberliğinin daha çok dışa dönük yüzünü temsil ediyor. Bir de bu oluşumun derunî yanı var. Epey zamandır daha çok Güngör Şatıroğlu’nun yüksek sesle dile getirdiği bir şikâyet bu birlikteliğe zemin olmuştur. Şatıroğlu, pek haklı olarak, şundan yakınıyor: Üsküdar’da oturmak Üsküdar’ı bilmek anlamına gelmiyor. Müşterek hatıralardan hız almış bir dili konuşanlar ile Üsküdarlıların yaptığı tarihi bilenlerin giderek azalması karşısında kendi anılar yumağını çözerek bu İstanbul köşesine ışıklar salacak bir sohbet iklimini oluşturması elzemdi. Zira sahne boşalıyor, ayağımızın altındaki zemin betonlaşıyor, toplumsal dayanışma yerini hızla kişisel çıkar ilişkilerine bırakıyordu. Üsküdar tarihten tarihsizliğe dönüşürken hiç olmadı bir avuç insan bu sohbet iklimi içersinde Üsküdar’a eski sıcaklığını yaşayabilirler miydi? Tartışılacak tarihi kesitler, anlatılacak dünün güzel insanları ve nihayet yazılanlarla yazılacak olanlara kaynaklık edecek epey bir malzeme de ortada idi. Dostların bir araya
gelmesinin şirazesi bu! Daha genel bir çerçeveyi de Üsküdar ağırlıklı sohbete kapı açacak muhtelif konu başlıkları da tayin edecekti.
‘Üsküdar Yâranı’ olarak adlandırılabilecek bu birlikteliğin çekirdek kadrosu beş kişiden müteşekkildi. Üçü has Üsküdarlı: Niyazi Sayın, Ahmed Yüksel Özemre ve Güngör Şatıroğlu. Diğer iki isimden Yılmaz Kafadar İstanbul’u avucunun içi gibi bilen, daha çok Fatih’le mukayyet, ‘fakat Bebek’te makîm bir İstanbullu. Ben, kulunuz, Ahmed Güner Sayar, doğma-büyüme Fatih, Hırka-ı Şerifli, Son onbeş senedir de Üsküdar – Selimiye’de mukim devşirme bir Üsküdarlı!
Bu yâran meclisinin duayeni yürüyen Üsküdar ansiklopedisi ünlü neyzen – kutb-ün nayi – Niyazi Sayın idi. Hatırası derin ve tok, hafızası parlak, mizah yollu takılmalarında zekası kıvrak, yetiştiği insanlar içersinde imanını arayan ender-i nadirattan bir zevk-i selim ve kalb-i selim sahibi bir estet! Bilhassa Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş, 1875/1880 doğumlu Üsküdarlılarla iyice yoğrulmuş, onlarla sohbet ederken harp hatıralarından mistik tecrübelerine uzanan anı ve anekdotlarla müktesebatını zenginleştirmiş. Dolayısıyla sohbetlerde sözün sultanlığı ona aitti. Niyazi Sayın’ın bu sohbet meclisinin rüknü olması keyfiyetini Ahmed Yüksel Özemre’nin anılarında bulduk:
“… Cenab-ı Hakk ömrünü tezyîd etsin, Niyazi Sayın da o ilginç anekdotlarını kendine özgü üslupla sıralar durur. Biz ‘Üsküdar Yâranı’ da ağabeyimizi hayran hayran dinleriz”1].
Ahmed Yüksel Özemre’ye gelince: belki en eski bir Üsküdarlı aileye mensup; orada eski bir konakta dünyaya gelmiş, deha sahibi bir insandı. Müspet bilimler derseniz orada; sübjektif ilimler derseniz metafiziğin rasyonalizasyonunu başarmış İslâmi tasavvufun en muğlak ve çetrefil düğümlerini çözmüş, akl-ı selim ile kalb-i selimi dengelemeyi başarmış bir âlim ve ârif! Sohbeti Üsküdar ağırlıklı olsa bile sözün uçuculuğunu bildiğinden Üsküdar tarihine dair yazdıkları ile şifahilik hastalığını yenmiş bir Üsküdar aşığı.
Bir diğer has Üsküdarlı da Güngör Şatıroğlu idi. Üsküdar’ın üzerini kaplayan ruhani örtüyü çocukluğundan beri aralamak istemesi onu insanlara çekmiş: Son derece faal, cemiyetçi bir insan. Onun da hatıraları tok ve zengin! Sayın ve Özemre ile bir araya gelince hareket halinde bir Üsküdar tarihini yazıyorsunuz. Ayrıca Şatıroğlu zengin bir Üsküdar arşivi kurmuş. İçinde kitap, resim, kartpostal ve plak koleksiyonu yanında bant kayıtları ile bir zengin arşiv meydana gelmiş.
Kafadar ve Şatıroğlu’nun müşterek dilekleri bu birliktelikte ‘ağabey’lerin anlatacakları idi. Gerçekten de öyle oldu. Sohbetler akarken zaman gerilere doğru sarıldı, dünün mübarek
1] A.Y.Özemre, “Portreler, Hatıralar”, (İstanbul, 2007), sf. 366.
insanları – Eşref (Ede) Efendi, hezârfen Necmeddin (Okyay) Hoca, aktar Saim Efendi, ebrû-zen Mustafa Düzgünman, vd.’i – hazırla rahmetle anıldı, olaylar dile geldi. Geriye dönülüp bakıldığında ortaya bir dost adasının çıktığı görüldü. Son limanı ölüm olan bu fırtınalı yolculuk sürerken insan olmanın lezzet ve keyfi bu sohbetlerin ikramı olacak tecelli etti. Bu toplantılardan birinde, Güngör Şatıroğlu’nun evinde, sofradan henüz kalmıştık. Batım; Yılmaz Kafadar, Niyazi Sayın’ın elinden tutup, kendi udunu işaretleyerek şöyle diyordu:
“Niyazi Ağabey! Bu beden toprak olacak! Allah’ın ikramı olan bu muhteşem hayatı neden dostlarla sohbet edip taçlandırmayalım?”
Bu ses hergün ölümün binbir çeşidiyle birebir yaşayan hâzik bir hekimden geliyordu. Hayatın bu ciddi gerçeğini, mesleği gereği herkesten çok daha iyi görüyor ve yaşıyordu. Dolayısıyla ‘bu ses ölüme açılan insan hayatı için ruhî bir sigortanın zorunluluğunu ortaya koymaktaydı: Gerçekten de sermayeleri sadece su katılmadık muhabbet olan bu dost meclisinin müntesipleri sohbetlerinde bu birikimlerini teklifsizce ve cömertçe harcadılar. Artık ortaya çıkan “Üsküdar Yâranı”nın yegane sermayesinin kuru muhabbeti olduğunu tekrar vurgulayalım.
Kendisi ile yapılan bir mülakatta Mehmed Nuri Yardım’ın şu sorusuna verdiği cevapta Ahmed Yüksel Özemre “Üsküdar Yâranı”na mensup kişileri ve konuşulanları kısaca açıklamış olmaktadır.
“Zatıâlinizin de aralarında bulunduğu ‘Üsküdar Yâranı’nın hususi ve çok istifadeli bir meclis olduğunu, bu meclislerde çok mühim meseleler konuşulduğunu duyarız. Biraz da bu meclisten, mensuplarından bahsedebilir misiniz?”
‘Üsküdar Yâranı’ isabetli bir deyimdir. Arada bir Niyazi Sayın, eczacı Memduh Cumhur, Prof. Yılmaz Kafadar, Prof.Dr. Ahmed Güner Sayar, Prof.Dr. Güngör Şatıroğlu ve kuzeni Enis Yaşar ile bendeniz bazen hep bir arada, bâzen ufak guruplar halinde ya Niyazi Sayın’da, Yılmaz Kafadar’da ya da Güngör Şatıroğlu’nda toplanıp yemek yer ve Üsküdar’ın eski ahvâlinden, Üsküdarlı eski muhterem zâtlardan, onların eserlerinden ve düşüncelerinden bahsederiz. Bu toplantılar genellikle 19.30’dan 00.30’lara kadar sürer”2].
Neler konuşulurdu? Evvela, konuşulanlar kendiliğinden ortaya çıkar, laf lafı açar ve her şey teklifsizce konuşulurdu. Aktüel siyasete bile kapı açılır, bazı bazı havada fikirler çarpışır, sonra politikacıdan şikâyetle mevzu buharlaşırdı. Fakat memleket meselelerinde hâkim şikâyetlerin ortak yanı insanla alakalı olanıydı. İnsan nankördü, insan insafsızdı, insan
şuursuzdu. Bu şikâyetlerin eskimeyen yanını, metafizik yönünü söylemeye gerek bile yok! Ancak sohbetlerin ağırlıklı merkezi Üsküdar’dı. Niyazi Sayın, Ahmed Yüksel Özemre ve Güngör Şatıroğlu’nun örtüşen hatıralarının ikramı ile Üsküdar tarihinin 1930’ların ortalarından 2000’lerin başına dolu 70 yılın takipçisi olurduk. Esnafından bürokratına, velisinden bıçkınına kadar insanları, II. Dünya Harbi’nin yarattığı ekonomik daralmanın pazara olan etkisi; komşuluk ilişkileri; mümin – mütevekkil ahalinin şekillendirdiği toplumsal dayanışmanın gıpta edilecek örneklerini dinledikçe aziz üstat Yahya Kemal’in
‘Üsküdar! Bir ulu rüyayı görenler şehri’
nin içine sinen gizi yakalamak imkân dâhiline girerdi: Üsküdar’ın maddenin yaptırım gücüne bir müddet de olsa direndiği görülüyor. Ekonominin o özlenemez yükselişi ile hemen her şey bozulmaya başlıyor, sulh hayal, dua ve iman çözülüyordu. Has Üsküdarlılar bizatihi kendi omurgalı duruşlarıyla “ulu rüyayı” görmeye devam ettiler. Ramazan günleri, iftar sofraları ile Gülnüş Valide Sultan, Aziz Mahmud Hudai ve Mehmet Nasuhi Efendi camilerinden okunan ezanlar ve teravih namazları Üsküdar’ın mahfiyetkâr yüz çizgilerini saklıyordu. Niyazi Sayın’ın Ahmed Yüksel Özemre’nin ve Güngör Şatıroğlu’nun sohbetleri ile Üsküdar’ı kucaklayan esrar perdesinin aralandığını gördüm. Benim için bu sohbetler, takdir-i nimet ederekten ifade edeyim, bir lutf-u ilahiydi. Zira Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rıza Beyle talebesi Ahmed Süheyl Ünver’in Üsküdar’ın pitoresklerini resmetleri zaman dilimi 1930’da Hoca’nın vefatıyla kesilmişti. Oysa şimdi Niyazi Sayın’ın anlattıkları, Ahmed Yüksel Özemre’nin kitap ve makalelerindeki Üsküdar bir kesintiye uğramadan zihnimdeki yerini sürekliliğe bırakıyordu. Artık sıradan bir Üsküdarlı gibi eşya bakmak yerini tarihi yapı taşlarıyla konuşmaya bırakıyordu. Bu hal muhtar kayıtlarında tescil olunan Üsküdar’da ikameti bir şuurla farklı bir kimliğe dönüştürüyordu. Yahya Kemal’in mısraında geçen “Ulu rüyayı görenler” tevcihi resmî tasdikten azade bir Üsküdarlılık kartına sahip olmayı hak edenler için geçerli olsa gerektir. Esasen Ahmed Yüksel Bey de Üsküdarla ilgili bir yazısında taşı ustalıkla gediğine koyuyor:
“… Üsküdar’da yaşamak kolay, ammâ Üsküdarlı olmak her baba yiğidin kârı değildir”
Bir vesile ile sohbet zevk-i selim küresinde dolanırken söz birden Niyazi Sayın’ın neyde yakaladığı o zatına mahsus virtiozitesine geldi. ‘Neyin sırrı’na hakim bu aziz dost neydeki üstadlığını kabul etmiyor, bizleri bu ikramın ana kaynağına götürmek istiyordu. Kamil bir insan, Eyüblü sucu Ali Efendi vakti zamanında gönülden bir duada bulunmuş Niyazi Sayın’a. Başarısının sırrı burada düğümlenmişti. Ali Efendi üflüyordu Niyazi’nin neyinden! Ayrıca meşk silsilesini, zarif bir İstanbul Efendisi olan hocası Halil Dikmen’i de yine ondan bu yâran toplantılarında tanımak bahtiyarlığına erdik.
İnsanlar arasından süzülüp aynı dili konuşanların oluşturduğu böylesi can sohbetlerin yapıldığı bu meclisin mutlaka teşekküre açık bir yanı olmalıydı. Bu sohbetlerden birinde söz, en can alıcı yerinde, konuyu bağlamış ve çok kısa da olsa bir sükûn anı doğmuştu. İşte böylesi bir sükûn anında Güngör Şatıroğlu’nun ihtiyarında olmadan “Allah bu birlikteliğimizi bozmasın! İşte gerçek saadet, saltanat bu!” deyişini şükran borumuzun edası olarak daima hatırlarım.
Toplantılar senede bir defa Yılmaz Kafadar’ın Bebek’teki saadethanesinde özenle hazırlanan Gaziantep sofrasındaki yemekten sonra yapılırdı. Bundan öte Üsküdar Yarânı’nı hep Güngör Şatıroğlu evinde misafir ederdi: Sözü burada Ahmed Yüksel Özemre’nin tanıklığına bırakıyorum:
“… Genellikle Prof.Dr. Güngör Şatıroğlu’nun Suadiye’deki evinde ayda bir akşam toplanır, onun ya Büyük Kulüp’ten getirttiği balık ya da Üsküdar’daki Günaydın kebapçısından getirttiği kebapları ve benim de Kanaat Lokantasından getirdiğim zeytinyağlıları taam ederiz. Sofrada mutlaka beyaz peynir, tatlı ve meyve de bulunur. Akabinde de sabaha karşı bâzen saat 02.00’ye kadar süren sohbet ve muhabbetimiz boyunca Güngör’ün elinden kahve ile çaylarımızı cümbüşleniriz”4].
Bir defasında bu yâran gurubu evinde ağırlaması için Niyazi Sayın’a teklif götürdüler. Niyazi Sayın bu baskı karşısında kendisine teklif edilen yemek davetine epey direndi, sonunda şatlı olarak kabul etti. Davetlilere yemekte sadece bulgur pilavı olacağını söyledi. Hikâyenin kalan kısmını Ahmed Yüksel Özemre’nin “Portreler ve Hatıralar” kitabından aktaralım:
“… Arada bir de eczacı Memduh Cumhur, Prof.Dr. Yılmaz Kafadar, Prof.Dr. Ahmed Güner Sayar, Prof.Dr. Güngör Şatıroğlu ve ben Niyazi Sayın’a ısrarlı bir biçimde askıntı olup bize bulgur pilâvı, Arnavut ciğeri, irmik helvasından oluşan bir ziyafet çekmesini talep ederiz. Kendisinin aylar süren nazlanması, öfkelenmesi, uflayıp puflaması sonunda nihâyet insafa gelmesi üzerine kendisiyle birlikte,
Prof.Dr.Ahmed Güner Sayar’ın Üsküdar Yarânı diye isimlendirdiği bu grup onun müzeyi andıran evinde hârika bir akşam geçiririz. Bu gibi akşamların neşesini ve sarakalarını: 1) benim ve 2) Niyazi Ağabey’in ağzından anlatan ve aramızda pek çok lâtife ve neşeye sebep olmuş olan iki şiiri aşağıya dercediyorum:
“PİLÂV Ü CİĞER” – NÂME
Verseydin eğer bize, sen, azıcık bir değer,
Nazlanmaz pişirirdin bir pilâvla bir ciğer;
Yanında da salata ve pamuk gibi ekmek,
Az irmik helvasıyla hoş olurdu bu yemek!
Mubârek Nây-ı Cihân! Merhamet et uşşâka!
Harcıdır pilâvının, bizdeki muâşaka.
Söz verip de tutmaman, dilhûn eder herkesi;
El, der ki: “Niyâzi’nin pek daralmış kesesi!”
Yâ Rabb! Sen Niyâzi’ne, azıcık merhâmet ver!
Bakma, ters türs lâf eder; ammâ bizleri sever.
Gönder kenzinden ona yüklücene bir mangır!
Feryâd etmesin ihvân açlıktan bangır bangır.
Bir avuç ciğer için bu ne biçim kör inat!
Bizleri oyalamak onda oldu baş sanat;
Taş koyar şevkimize, hâlimize hep güler;
Bununla da kalmayıp, üstelik, “Def olun!” der.
Sâde bulgura dahî fitiz. Yeter! Başka ne denir?
Ammâ hazret inatçı. Vermez; hem debelenir.
Ne kadar yalvarırsak yalvaralım, anlamaz,
Oluşmuş zîrâ zâtta ölçüsüz, azîm bir naz.
Bahânesi de hazır: “Evde tâdilâtlar var”.
Üstelersek, mâzallâh, bizi evden de kovar
Sabrımız da taşıyor; az kaldı patlamaya;
Yırtsak da kıçımızı, budur ondaki maya!
Zevk alır çilemizden, bizlerle oynar durur;
Bilmez ki bu fakirler, bir gün gelir, kudurur.
Yâ Rabbî! Niyâzi’nin Sen gönlüne lûtfeyle!
Yaptığı zulmü bize, ifnâ etsin tümüyle!
Aş eren gebeşlere döndürdün, üstâd bizi;
Okunur yüzümüzde zulmünün derin izi,
Revâ mıdır bizlere ettiğin bunca ezâ?
Halt etme, yetti artık! Sona ersin bu cezâ?
Ah, buram buram tüten, sen, tereyağlı pilâv!
Firâkınla, mîdeden fışkırıyor sanki lâv.
Ah, arnavut ciğeri, ah sen muhteşem taam!
Kalmaz seni tadanda, ne kasâvet ne de gam.
Ey Kutbü-n Nây Niyâzî, bu çile yetti gayrı!
Yazıklar olsun! Bizi, kendinden tuttun ayrı.
Pilâvından bir yedik, Dünyâ oldu bize dar;
Sana rahat vermeyiz, Rûz-i cezâ’ya kadar.
KUTBU-N NÂYÎ’NİN CEVÂBIDIR
Ne diye efelenir durursunuz bu kadar?
Bana ne? Eğer size Dünyâ’nız olduysa dar.
Ne kadar da kolayca geliyorsunuz tava;
Vız gelir sözleriniz, çünkü hepsi tatava.
Bir kere pilâvımdan yemiş oldunuz diye
Ben sizi mecbur muyum bir ömür beslemeye?
Şirretlik ederekten göz koymayın aşıma!
Ziftin pekini yiyin! Dert olmayın başıma!
Size ikrâmım dahî kel başa şimşir tarak,
Aç gözlüler! Sizleri, sâdece paklar toprak.
Size mahsûs haslet bu: yapışmak kene gibi.
Sâyenizde göründü para kesemin dibi.
Bilemedim bunlar da ne askıntıymış meğer!
Ne aptallık ettim de bunlara verdim ciğer!
Türbelere adadım, mum değil birer şamdan:
Bu sevdâdan vaz geçip düşerlerse yakamdan.
İstemem eksik olsun, sizler gibi birkaç dost!
Pilâv da neyinize? Zıkkımlanın birer tost!
Âhir ömrümde çekin, elinizi yakamdan!
Kapıdan kovuyorum, giriyorsunuz damdan.
Tası attı kafamın, sakın tutmayın beni!
Bombalarım, and olsun, herbirinin evini.
O nefis lâkerdamdan dahî zırnık koklatmam;
Kapattım bu sayfayı. Bunlarla işim tamam.
Ne zor işmiş Memdûh’u ve de Ahmed’i infâk.
İnfâk etmezsem, işte, çıkarırlar bin nifâk.
Yâ Rab, hıfzet fakîri! Olmayayım pek nekes;
Öfkem bu hayatlarda bulmasın sakın mâkes!
Gel gör ki sizi ansam içim gene hûn olur.
Nedendir, vicdânım hep acımayı buyurur.
Size sabır zor, ammâ, bilmem ki ne yapayım?
Hadi, son kez pilâvı gene suya salayım.
Bir Perşembe akşamı, sen ey rahîm Niyâzî,
Bir sofra tertib et ki Hakk senden olsun râzî.
Muhabbeti ihyâ et, ciğerle hem pilâvla!
Biraz lâkerdayla da onları bir bir tavla!
Ey vicdân, uzatma sen! Nerden çıktı lâkerda?
İlâhî, bu yüzden de beni bırakma darda!
Sen kâse-i fağfûra dokun da işit bin âh!
Bunlara pilâv kâfi: “İsrâf, İslâm’da günâh!”
Bak, sen sen ol Niyâzî, bunları yılıştırma!
Ne halt edersen et de sofrana alıştırma!
Bu işi kapatsınlar, zıkkımlanıp son kere!
Yeter! Kurtar yakanı, düşme artık kedere!5]
17 Ocak 2005 Pazartesi akşamı, Üsküdar İmrahor’da Niyazi Sayın’ın müze-yavrusu saadethanesindeki yemek pek neşeli ve mizah yollu takılmalarla pek şamatalı geçti. Ahmed Yüksel Özemre’nin “Pilav-ü Ciğer’ – Name”si ile buna Niyazi Sayın’ın dilinden cevabı o akşamki buluşmayı dile getirmesi ‘Üsküdar Yarânı’ tarihine düşülen bir nottur. Şiiri bir vasıta olarak kullanan bu mizahî takılmalar kervanına o akşam herkese yemek öncesi dağıttığı ‘Niyazi Sayın’a Niyaz Gazeli’ ile Memduh Cumhur da katıldı. Memduh Bey o akşam ilk kez bu dost meclisine gelmekteydi. Söz konusu daveti, bu davet üzerine dönen şamataları yakinen takip ettiği için bir gazelle pilav sofrasını şenlendirmek istemişti. Yemek esnasında yazdığı gazeli Üstad Niyazi Sayın’ın da izinlerini okumuş, o geceyi renklendirmişti. Memduh Cumhur’un gazelini bu çalışmamıza derz ediyoruz:
“Niyazi Sayın’a Niyaz Gazeli”
Zannetme dilâ neşve-i engûr ile mestiz
Himmetle bezenmiş nice bir sûr ile mestiz.
Geçtik bu cihânın bütün âsudeliğinden,
Ten nen n ite nen nâ’dan olan şûr ile mestiz.
Zâhidelere terkeyledik âlâm-ı fenâyı;
Bişnev’le tutuşmuş ezelî nûr ile mestiz.
Dünyâ malı dünyâda kalır, meşhûr meseldir;
Lâkin yine bir ni’met-i meshûr ile mestiz.
Cumhûr niyaz etti, kabûl etti Niyâzî;
Velhâsılı bir tencere bulgur ile mestiz.
O akşamki yemekte dile pelesenk edilen bulgur pilavının dışında Niyazi Sayın dostları için sofrayı pek güzel donatmıştı. Sadece yılanın ödü ile kuşun sütünün bulunmadığı masada bir de Arnavut ciğeri yer almıştı. Ciğer pek nefisti: Dayanamadım sordum: ‘Niyazi ağabey! Ellerinize sağlık. Enfes bir ciğer hazırlamışsınız. Siz yardımcısız bunu nasıl başardınız?’ deyince şu manidar cevabı verdi: “Bak sana söyleyeyim! Ciğerdeki ustalığım neyzenliğimden ileridir!”
Ahmed Yüksel Özemre’nin 2008 başlarında bozulan sağlığı bu yıl içinde toplanmamıza mani oldu. Onun Haziran ayındaki vefatıyla, diyebilirim ki, ‘Üsküdar Yâranı’ çok önemli bir rüknünü kaybetti; sesi, soluğu kesildi. Onun vefatının ruhlarımızda bıraktığı boşluğu doldurabilmek kolay olmasa gerek! Şimdilik ruhlarımızı teslim alan bu büyük kaybın acısının dinmesini ve bu hususta büyüklerimizden bir işaretin çıkmasını, işin başında olduğu gibi; beklemek benim için bir görev oluyor.